E D İ T Ö R

E D İ T Ö R

günceye düşen haberler

Gerçek karamsardır!

4/3/2007
Kategori: ozgur politika

Sabır taşını kelepçelemişti kendi ellerine... Susmakta, haykırmakta aynı tavda, suyun bilincinde dövülüyordu.

 

Yüreğin bu kadar yürekli, bu kadar barış yüklü oluşunun nedeni ise hakikati can’da arayışındandı. Bundandı Ahmet Kaya’nın ölümsüz kılınışı... Türkü yüklü olmak, türkülerde yiğit olmanın ağır yükünü taşımak, babayiğit bir harcın ürünüydü ve de oyunu bozandı. Düşüncenin özü, dilin bilinciydi. Bunu savunabilmek bu harca sahip olmakla mümkündü.

 

Sürgün topraklara teslim edilen gerçek, benim ülkemin gerçeği ve özetiydi.

 

Bu gerçek; yasaklanan özgürlüklerin, linç edilen bir dilin, inkar edilen gerçeklerin üzerine kurulu ahmak bir anlayışın, yok ederek var etmeye çalışırken yok oluşun, tarihi utancını sırtında bir kambur gibi taşıyanların yenilgisinin adıydı.

 

Tarihin ve hayatın ironisinden ders almayanlar ise çürümenin ve yozlaşmanın bataklığında aynı sonu yaşıyorlar, sanat adına, politika adına, iktidar adına...

 

Paparazilerle sunuyorlar adına ahlak dedikleri “ahlaksızlığı.” Haber değeri taşıyor, iki bacak arası sohbetleri! Kafasında kendi beynini taşımayanlarca kuruluyor tuzaklar ve tarihin bilindik kanı dökülüyor kaldırımlara. Biraz timsah gözyaşı, biraz da kardeşlik nutku ise işin tuzu biberi... Sonuç, kapı arkalarında bol resimli milli gurur simgesi diye patlayan flaşlar...

 

Milli devlet, milli yalanlar ve milli katillerin gururunda çiftleşen hayvani bir zevkin çığlıkları tırmalıyor kulakları. Duyan duyuyor, gören görüyor. Duymak ve görmek istemeyenler ise oynuyor üç maymunu ve tetikte bekleyen komplo teorisyenleri, kıt zekalı dış mihraklar edebiyatını döktürüyorlar.

 

Ölümler, cinayet şebekeleri ve eli tetikte bekleyen iz sürücüleri, milli bir korumanın altında çoğalıyorlar. Kafatasçı yemin törenleri düzenleyip, and içiyorlar kendileri gibi düşünmeyenleri yok etmek üzerine...

 

Madalyonun iki yüzü de aynı aslında. İki yüzünde de ikiyüzlülük simgesi… Gerçek karamsardır ve çizdiğim tablo bizlerin de bir özetidir. Bu susarak ve göz yumarak, yapıyor(muş) gibi yapışımızın da bir resmidir. Bizler, katillerin suskunluktan aldıkları cesaretin bir yanıyız. Bir tablonun özeleştirisini gerçekle çarpmayacaksak, politik tahlillere vurup hafifletmeyeceksek vicdanlarımızı, kabul etmeyeceksek kendi payımıza düşeni, o zaman ortak olmaya devam edeceğiz sürgünlere, ölümlere, yasaklanmalara... Yok edilmelerin bir parçası olmayı kabul edecek ve kirleneceğiz. İnsan hak ve özgürlüklerini haraç mezat projelere satanları ödüllendirmeyi iş kabul edip, alkışlamayı hünerden saymaya devam edeceğiz. Bedel ödeyenleri kobay yapıp, onların üstünden ün, şöhret edinenleri ise göklere çıkaracağız. Kendi beyazlarımızı yaratıp, nefret ettiklerimize benzeyeceğiz. Tabloya üçüncü bir gözle bakabilmeyi başarabilirsek, bu tehlikenin çanlarını da duyabileceğiz aslında… Bu gerçeğin karamsar tablosu da biraz olsun dağılacak belki de...

 

03.03.2007

Akın OLGUN / Özgür Politika

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Onların arasında, kendimi hiç yabancı hissetmedim

4/3/2007
Kategori: ozgur politika

Sivas’ın küçük bir kasabası olan Divriği'de, evimizin hemen ilerisinde, topraktan yapılmış evde kalan, yaşlı bir kadındı Azador… Bu kadından, yani herkesin Azador diye çağırdıkları bu kadından başka Ermeni tanımamış, görmemiştim. Bir de, televizyonda “Anadolu’dan Görünüm" adlı bir programda Ermenilerin ne kadar kötü, zalim, hatta vahşi yaratıklar olduğuna dair anlatılar ve görüntüler… Bunlardan başka bir şey de bilmiyordum. Bir tek Azador’umuz vardı. O da anlatılan Ermenilere hiç benzemiyordu. Kimsesiz, yaşlı Azador, her gün evden çıkar ve yaşlı olmasına rağmen hızlı hızlı yürür, peşine takılan çocukların ona “Ermeni Azador, Ermeni Azadorrr” diye bağırarak dalga geçmesine hiç aldırmadan, evimize gelirdi. Azador az konuşur ve asla geçmişten bahsetmezdi. Annem, her defasında ona “kimin, kimsen yok mu?” diye sorduğunda Azador hep aynı cevabı verirdi: “Olan da olmayan da, aha bu candadır. Başka da kimsem yoktur”. Azador teyze, bir kış ayazında, yıkık dökük toprak evinin içinde kimsesiz ve donarak öldü. Annemin “neden gelmiyor artık bu kadın, küstürdük mü yoksa?” merakı da böylece bitmişti. Benim aklımda ise “Olan da olmayan da bu candadır. Başka da kimsem yoktur" deyişi kalmıştı.

 

Onbeş yaşında ortaokulda olduğum sıralarda Din dersi öğretmeninin daha ilk derste “Bu sınıfta Alevi olanlar elini kaldırsın” sorusu hepimizi, kim olduğumuz konusunda galiba ilk kez düşündürmüştü. Kırk kişilik sınıfta, sadece üç erkek çocuk elimizi kaldırdık. Diğerleri ise ellerini kaldıran bu üç öğrenciye, o güne kadar hiç görmediğim bir tuhaflıkla bakmışlardı. Bu soru ile üstümüzdeki giysilerin çıkartıldığı duygusu, uzun yıllar yer etti bende...

 

Aradan yıllar geçti.

 

Hafızamda, farklı ve istenmeyenler olduğumuza dair her şeyi çoktan sildiğimi düşünüyordum. Oysa bilinçaltı her zaman pusudaydı ve ansızın insanin karşısına çıkıveriyordu.

 

Siyasal yaşamımın ağır anılarını hala üzerimde taşıdığım günlerdi ve yabancısı olduğum dışarıda, ilk yeni yılımı kutlayacaktım. Bir gazeteci arkadaşım “Seni yeni yıl yemeğine davet ediyorum, hazırlan, gidiyoruz.” dediğinde, kendimi onun ayak hızına uydurmaya çalışarak ve hiç soru sormadan peşinden gittim. Hiç bilmediğim bir evin kapısında, bizi sıcacık gülümseyişleriyle karşılayan bir aile vardı. Kırk yıllık dost edasıyla sarılmışlardı bana. Hal hatır sormuşlar, kim olduğum, nereden geldiğim, nereli olduğum gibi günlük yaşam içerisinde sorulan hiç bir soruyu dillendirmemişlerdi. Çok konuşmayışımı, çekingenliğime ve utangaçlığıma vermişler, ama bu çekingenliğimi mütevazı bir sohbetle kırmaya çalışmışlardı.

 

Yemek masası özenle hazırlanmış, evin içi ise abartısız süslenmişti. Çatal-bıçak kullanmasını bilmeyen bir gencin, tabaklarındakini çatal-bıçakla yiyenlerin karşısında uydurduğu “Çok aç değilim” yalanını ve utanma duygusunu evin hanımı o kadar çabuk fark etmişti ki… Masanın ortasındaki hindiden büyük bir parça koparıp, bir yandan küçük küçük doğrayarak tabağa yerleştirmesi ve tabağı önüme itmesi bir an da oldu, bitti. Masada biraz politika, biraz ekonomi, biraz kültür ve sanat konuşulmuş, bir süre sonra da sohbet artık eğlenceli bir hal almış ve ben de kendimi sohbetin içinde buluvermiştim.

Ayrılma vakti geldiğinde ise hayatımda geçirdiğim en güzel yeni yıl yemeğinin tadı, çoktan içimde kalmıştı bile… Hepsiyle tek tek sarılıp vedalaşırken, evin hanımı önümde durup, bu aniden ortaya çıkan davetsiz misafire “Yeni yılın kutlu olsun Akın. Lütfen kusura bakma çamsakızı çoban armağanı, bu da senin yeni yıl hediyen” dediğinde, elbette ki hayatında hiç yeni yıl hediyesi almamış birisi olduğumu bilmiyordu. Belki de bu yüzden ne diyeceğini bilemeyen bu gencin, şaşkınlığını anlayamamışlardı.

 

Kendimi onların arasında hiç farklı hissetmemiştim.

 

Elimde ilk yeni yıl hediyem olan gömlekle arkadaşımın arabasına binip de, arkadaşım bana “Nasıl Ermeni arkadaşlarımı sevdin mi?” dediğinde “Aaa onlar Ermeni mi?” sözleri döküldü dilimden. Şaşkınlığım, onların Ermeni olmasına değil, kendimi hiç bir şekilde farklı hissetmeyişimdendi.

 

Peki ya onların taşıdığı izler?

 

Onları hiç düşünmemiştim. Onlarında üzerlerinde ağır izler taşıdıklarını, her gün vebalılarmış gibi elle gösterildiklerini, ağır ithamlarla donanmış bir kampanyanın canlı kobayları olduklarını ve neler çektiklerini hiç düşünmemiştim.

 

Hrant'ın arkadan vurularak öldürüldüğünü duyduğumda yeniden hatırladım her şeyi ve aramızdaki en büyük farkı: Onlar farklılıklarımızı eşitliyorlardı, biz ise farklı olanları yok ediyorduk. Oysa, olan da olmayan da bu candaydı ve başka da kimsemiz yoktu.

 

24.02.2007

Akın OLGUN / Özgür Politika

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı