E D İ T Ö R

E D İ T Ö R

günceye düşen haberler

‘Hepimiz bu toplumun bir parçasıyız.'

30/10/2007
Kategori: editorden

 

 

Londra’nın merkezinde bulunan, KİSS Disko adlı mekânda iki gün boyunca sahne alan Rafet El Roman ile müzikten sanata, sanattan toplumsal sorunlara uzanan bir söyleşi yaptık.

AKIN OLGUN

‘Hepimiz bu toplumun bir parçasıyız. Onu ayrıştırmak yerine, farklılıklarımızla bir arada yaşamayı öğrenmeliyiz. Bu bizi zayıflatmaz tam tersine güçlendirir. Nefret ve öfke sadece şiddet üretiyor.’


Bir yıl öncede Londra’ya konser için gelerek dinleyicilerinizle buluşmuştunuz ve bir yıl sonra yeniden dinleyicilerinizin karşısındasınız.  Londra’daki dinleyicilerinizde farklılık görüyormusunuz ?

—Aslına bakarsanız hem Türkiye’deki konserlerde, hem de diğer Avrupa şehirlerindeki konserlerimde seyircilerimiz hep aynı. Coşkularını, sevgilerini ifade ediş biçimlerinde kültürel farklılıklar olabiliyor, ama aynı ruh ve heyecanı her yerde görüyorum. Ebetteki Türkiye’de verdiğim konserlerde binlerce insana aynı anda sesleniyor olmak ve binlerce insanla bir koro haline gelmenin havasının başka olduğunu söylemek lazım. Özetle, benim için önemli olan müziği paylaşmak ve bunu yaşamaktır diyebilirim.

Türkiye’de pop müziğinin kendini tekrar ettiğini düşünüyor musunuz ?

‘Sanat hep ileriye bakar.’

—Bunun olduğunu düşünmüyorum. Sürekli bir üretim var, değişim var, arayış var. Sanatın ruhunda vardır zaten bu. Olduğu yerde sayan bir sanat ve sanat anlayışı doğal olarak üretemez. Müzikte kalite Türkiye’de sürekli artıyor bence. Kendini tekrar edenler, üretemeyenler yok oluyor ya da iz bırakamıyorlar. Güzel olan ise kendi yolunu açıyor ve kitleyle buluşuyor, bütünleşiyor. Sanatın her alanı için bunun geçerli bir kural olduğunu söylemek yanlış olmaz. Sanat hep ileriye bakar ve siz onun bu hızını yakalamak, ona yön vermek, şekil vermek zorundasınız. Hele söz konusu müzik olduğunda iş daha da zorlaşıyor . Sanatın bir çok dalı burada buluşuyor . Eğer bunu doğru ele alıp, doğru şekil vermezseniz ortaya kayda değer bir şey çıkmaz ,sadece kendinizi yok etmiş olursunuz. On yılı aşkın müzik hayatım boyunca ben hep böyle baktım. Kendinizi yoktan var edip, yıllarca bir iddia ve bu iddiaya uygun bir üretim içinde olmayı başardıysanız doğru yolu izlemişsiniz demektir.

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye İsmail Türüt’ün okuduğu bir parçayı çok konuştu ve tartıştı. Sizin bu konu hakkında düşünceleriniz nelerdir?

‘Toplum farklılıklardan oluşan bir bütündür’

— Ben İsmail Türüt’ün bunu bilinçli ve kötü bir niyetle yaptığını düşünmüyorum ama  bazen yaptıklarımız, söylediklerimiz çok büyük sonuçlara, olaylara sebebiyet verebiliyor. Niyet ve sonuç bazen çok farklı sonuçlar doğurabiliyor. Bence bu tarz söylemler topluma çok zarar veriyor. Bu tür olaylara karşı toplumun her kesiminin gerekli duyarlılığı göstermesi gerekir diye düşünüyorum. Toplum farklılıklardan oluşan bir bütündür. Hepimiz bu toplumun bir parçasıyız. Onu ayrıştırmak yerine, farklılıklarımızla bir arada yaşamayı öğrenmeliyiz. Bu bizi zayıflatmaz tam tersine güçlendirir. Nefret ve öfke sadece şiddet üretiyor. Şiddet ise daha fazla acının yaşanmasını körüklüyor ve acı büyüdükçe bir arada, barış içinde yaşamanın koşulları ister istemez zorlaşıyor.
Türkiye zaten, genel olarak söylüyorum hep sancılı dönemler  geçirmiş bir ülke. Bazen düşünüyorum kendi kendime ne yapılabilir diyorum. O kadar karmaşık ki her şey. Zengin ile yoksul arasındaki uçurum inanılmaz büyük. Şehirlerde ve köylerde yaşayan insanlar arasındaki uçurumda öyle. Demokrasimiz sürekli kesintiye uğramış. Her darbede büyük acılar yaşanmış, Deniz Gezmişler, Menderesler asılmış. Türkiye her darbede yıllarca geriye gitmiş. Avrupa ile aramızdaki fark sürekli bu yüzden artmış. Kendi içimizde entegre olmanın, barış içinde yaşamanın yolu bunları hızla tedavi etmekten geçer diye düşünüyorum.

İleriye dönük bu temelde ne tür projeleriniz var. Neler yapmayı düşünüyorsunuz?

‘…artık bir doyuma ulaştım.’

— On yılı aşkın müzik hayatımda artık bir doyuma ulaştım. Artık toplumsal, sosyal, kültürel projeler yapmak istiyorum. Müzik dünyasına ilk girdiğimde, nasıl popüler olurum, nasıl önde olabilirim vb. diye düşünürdüm. Simdi artık ideallerimi yaşatmak istiyorum. Sadece müziği ile anılan birisi olarak algılanmak istemiyorum. Evet. Bu alanda bir başarıya ulaştım. Güzel şeylere imza attım, ama artık toplumsal duyarlılığı önde olan projeleri hayata geçirmek istiyorum. Toplumsal, sosyal, kültürel alanda neler yapabilirim diye düşünüyorum. Sadece Avrupa’da çok kültürlü bir hayat söz konusu değil. Türkiye’de de çok kültürlü bir hayatın renkliliği,zenginliği var. Entegrasyon sadece Avrupa’da yaşayanların sorunu değil. Türkiye’de de bu sorun var. Bizler kendi içimizdeki çok kültürlü hayatla ne kadar uyumluyuz ve bunun için neler yapılabiliriz diye düşünüyorum.

www.avrupagazete.com

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

“Seni Yahudi Seni”

14/12/2006
Kategori: editorden

İnsanların her zaman olumsuz giden tüm işlerinin sorumlusu olarak yüklendiği bir günah keçisi vardır. Ülkelerin ise kendi iç ve dış sorunları için günah keçisi ülkeleri vardır. Her zaman her olumsuzluğa karşı günah keçileri tüm yükü üstlerine almak zorunda kalırlar. Politikada, işte, kurumlarda, arkadaşlıklarda, sevgilerde, aşklarda günah keçileri kurbanlık olarak acımasızca ortaya atılırlar. Böylece herkes kendi sorumluluğunu ve suçlarını günah keçilerine yükledikçe rahatlar ve nefes alır.

Dünyanın vaz geçilmez günah keçisi Yahudilerdir ve devletlerin vaz geçilmez günah keçisi de İsrail’dir. Müslümanlar ve Müslüman kimlikli ülkeler her başları sıkıştığında topu İsrail’e ve Yahudilere atarlar. Dünyadaki tüm felaketlerin sorumlusunun Yahudiler olduğunu ve Yahudiler ortadan kaldırıldıktan sonra, dünyanın rahatlayacağını iddia ederler. Buna kısaca her Müslüman’ın gönlünde bir Yahudi düşmanlığı yatar diyebiliriz. Haa Filistin mi? Filistin dünya Müslümanlarının ve Müslüman devletlerinin en büyük Yahudi kozudur. Canları sıkıldıkça ve başları sıkıştıkça Filistin politikasını gündeme getirirler. Oysa tüm Müslüman ülkeler ve ABD ortaklı zengin petrol şeyhlerinin sadece bir parça yardımıyla zenginleşecek bir Filistin kimsenin işine gelmez. Yoksul ve çaresiz ve dünyanın gözünde mazlum bir Filistin her zaman onlar için masaya sunulacak bir kozdur. Zengin bir Filistin, refah seviyesi yüksek bir Filistin, barışı çok daha çabuk getirebilir. Mutsuz ve aç insanlara ellerinde savaşmaktan başka çare olmadığını anlatmak ve kışkırtmak dünyanın bilindik en kolay işidir.

Geri kalmış ülkelerinde günah keçisi genellikle yine İsrail ve Yahudilerdir. Ülkelerinin tüm zenginliklerini haraç mezat peşkeş çekip halkı yoksulluğa mahkum eden beceriksiz yöneticiler, ülke içinde memnuniyetsizlik başlar başlamaz, Yahudilere ilişkin hikayeleri ardı ardına pofpoflamaya başlarlar. Böylece yoksul halklar ülkelerini yönetenlerden değil, hiç tanımadıkları, hatta hayatların da hiç görmedikleri Yahudilere düşman kesilirler.

Komplocuların da en çok sevdiği teori, Yahudilerin dünyayı yönettikleri ve her taşın altında bir Yahudi parmağı olduğudur. Komplocular her taşın altında bir Yahudi parmağı işini çok sevmiş ve benimsemiştir. Dünyayı ve hayatı yorumlamaktan bile aciz bu tiplerin en çok sevdiği oyundur Yahudi parmağı. Komplo teorilerinden ekmek kazanmanın hayli revaçta olduğu günümüzde, sanırım en çok kar getiren teori, her taşın altında bir Yahudi parmağı olduğudur. Diyebiliriz ki komplo teorisyenlerimiz kazandıkları ekmeği Yahudilere borçludur.

“Seni Yahudi seni” sözünü dünyanın her yerinde duymak mümkündür. Her türlü üç kağıtçılık, dalavere ve pislik bu söz üzerinde somutlanır. Söz kısa, manası oldukça geniştir. Herkes kendi üç kağıtçılığını bu sözle kapatır ve kimsenin kalbi kırılmamış olur. Çünkü sözün özü Yahudilerin üç kağıtçı olduğuna işaret eder. Ne sözü söyleyen bundan gocunur, ne de bu söze muhatap olan… Böylece herkes kendi pisliğini bu sözle aklamış olur.

Yani biz hiç ırkçı değiliz. Hitler’den nefret eder “Kavgam” adlı kitabını yere göğe sığdıramayız.  Dinimizin bir tolerans dini olduğunu söyler ama Yahudilerden ölesiye nefret ederiz. Emperyalizmin dünyayı bölüp, parçalayıp, yönettiğinden bahseder ama emperyalizmi Yahudilerle özdeşleştiririz. Günahtan uzak durur ama tüm günahların faturasını Yahudilere çıkarırız. Ölen bir Filistinliyse üzülür bir Yahudi ise “Etme bulma dünyası” deriz. Doğru dürüst bir Yahudi bile tanımayız ama Yahudilerin ne “Anasının gözü” olduğu üzerine dersler veririz. Komplo hiç sevmeyiz ama içinde Yahudi gecen her komploya alkış tutarız.

 

Yani biz hiç IRKÇI değiliz.

 

Akın OLGUN, 19-7-2006

editor@londraninsesi.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

‘Dostluk kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir

14/12/2006
Kategori: editorden

‘Dostluk kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.’

Bu tanımlama Nazım Hikmet'in ‘Taranta- Babu’ adlı ünlü şiirinde geçer. Yazının konusuna çok uyan bu sözleri okuduğumda, BBC'nin Türkçe bölümünün özenle hazırladığı geçmiş bir dizi haberi anımsadım.

Amerika ve Çin’in birbirlerine gönderme yaparak açıkladıkları insan hakları raporları günlerce dünya basınında haber olmuştu. Ne gariptir ki artık dev ülkeler birbirlerini insan hakları ihlali raporları ile misilleme yapar oldular. Buna insan haklarının, gücü elinde bulunduranlarca nasıl kendi çıkarları için bir araç haline getirildiğinin açık göstergesi olarak görebiliriz. İdeolojileri de buna eklemek gerekiyor.

Çin ve Amerika tam da yukarıdaki başlığa uyan çok iyi bir örnektir. Yapacağım kısa alıntıları okuduğunuzda bunu daha iyi anlayacağımızı düşünüyorum.

-‘Washington yıllık raporunda Çin'i insan haklarını sistematik şekilde ihlal eden ülkelerden biri olarak niteliyor.’
-‘Çin Devlet Konseyi Basın Ofisi tarafından yayınlanan raporda, Amerikan askerlerinin Irak’taki uygulamaları “gaddarlık” olarak nitelenirken, bunun uluslararası toplumu “şok ettiği” ve kınandığı kaydedildi. Raporda bu durumda Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin de dahil 190 ülke ve bölgedeki insan hakları durumunu değerlendirerek, ülkesindeki ihlallere sessiz kalması ve “dünyanın insan hakları polisi” gibi davranmasının bir “ironi” olduğu savunuldu.’

-‘ABD Başkanı George Bush, bu ülkeye ilk resmi ziyaretini yapan Çin Cumhurbaşkanı Hu Jintao'ya "halkının demokratik haklarını artırması" çağrısında bulundu.’
ve
-‘Jintao Microsoft şirketi Yönetim Kurulu Başkanı Bill Gates'le bir akşam yemeğinde bir araya gelecek. Çin Cumhurbaşkanı daha sonra Çin'de yatırım yapma arzusundaki Boeing şirketini ziyaret edecek ve başkan George Bush'un da öğrenim gördüğü Yale Üniversitesi'nde bir konuşma yapacak. Hu Jintao, ABD Başkanı George Bush'la görüşecek.’

İşte devletlerin insan hakları konusunda birbirlerine suçlamaları ve aslında ‘Bu bizim iç sorunumuz, kimse karışmasın'ın mesajının verildiği, kimsenin kendi ülkesinde işlenen insan hakları ihlaliyle ilgilenmediğinin, bunun bir sobeleme oyunu olduğunun acı göstergesi ve ‘Dostluk kabzasına birbirine düşman iki elin yapıştığı bir bıçağa benzer.’ sözünün oturduğu yer.

Öte yandan Uluslararası Af Örgütü Başkanı ise bu durumu "Hükümetler tek tek ya da birlikte, uluslar arası örgütleri felce uğratmış, dar bir şekilde tanımladıkları güvenlik çıkarları için kamu kaynaklarını çarçur etmiş, ilkelerini "terörle savaş"a kurban etmiş ve kitlesel insan hakkı ihlallerine göz yummuştur." Diyerek açıklıyor.
Bu çok doğru ama sadece bu devletler mi gözlerini yumuyorlar? Bu sobe oyununda yer alan ve görünmemek için köşe bucak saklanan başkaları da yok mu? Sadece Devletlerin değil ,İnsan hakları örgütlenmeler ininde dönüp kendisine bakması gerekmiyor mu? Yoksa herkesin örgütlenmesi kendisine mi?
Sorulara Nazım Hikmet’in cevabı bence güzel bir cevap.


Bir öyle şaşılası dünya ki burası,
bollukla ölüyor,
kıtlıkla yaşıyor.
Varoşlarda hasta, aç kurtlar gibi insanlar dolaşıyor,
ambarlar kilitli,
ambarlar buğdayla dolu…
Tezgahlar
İpekli kumaşla dokuyabilir,
topraktan güneşe kadar giden yolu.
İnsanlar yalınayak, insanlar çıplak...
Bir öyle şaşılası dünya ki burası,
balıklar kahve içerken çocuklar süt bulamıyor.
İnsanları sözle besliyorlar ,
domuzları patatesle.

Akın OLGUN, 10-06-2006 

editor@londraninsesi.com

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Dostluk Kapınızı Ansızın Çalar

14/12/2006
Kategori: editorden

Onların ilk haberini yaptığımda haberin bana uzaklardan bir dost kazandıracağını  hiç aklımdan geçirmemiştim. Dostluk kapınızı ansızın çalar ve size sadece onu kabul etmek kalır. Onlar Dünyanın 60 ülkesinde 200 milyondan fazla insanla ellerinde Zhen-Shan-Ren ile (Doğruluk-Merhamet-Hoşgörü) kapıları çalıyorlar. Doğruluk-Merhamet ve Hoşgörüyü yüreklere taşıyorlar. Dünya savaşlarla kan ve göz yaşına boğulurken onlar dünyada barışı, birlikte yaşamanın sırrını, en çok ihtiyacımız olan bu üç şeyi öneriyorlar.

 

Falun Dafa ‘Zihin ve beden gelişimine yönelik geleneksel Çin meditasyon sistemidir. Meditasyon yavaş ve yumuşak hareketlerden oluşmaktadır. Doğruluk, Merhamet ve Hoşgörü ilkelerini esas alan’ bir düşünce biçimi olarak tarif ediliyor. Ayrıca hiç bir siyasi amacı ve iddiası olmayan bir öğreti.


Londra’ya ilk geldiğimde arkadaşım arabasıyla beni Londra içinde gezdirmeye karar vermişti. O gün için henüz bilmediğim Çin konsolosluğunun önüne doğru yaklaşırken hemen karşısında ona yakın insanın hiç kımıldamadan ve hiç konuşmadan öylece durduklarını görmüş, ne olduğunu anlayamamanın şaşkınlığını ‘Onlar Falun Gong üyeleri. Yıllardır burada Çin’de yandaşlarına yönelik yapılan işkence ve katliamı aslında en büyük ceza olan susarak, barışçıl olarak protesto ediyorlar’ diyerek şaşkınlığımı dağıtmıştı.

 
Hemen yanlarındaki derme çatma yapılmış tabelalar hiç değişmiyor ama üzerlerindeki işkence de ölenlerin sayısı her gün değişiyordu. İstatistiklerin ruhu yoktur. Rakamlardan gerçeği anlayamazsınız acıyı içinizde hissedemezsiniz. Ama gerçek Doğruluğa, Merhamete ve Hoşgörüye tahammülü olamayan Çin Hükümeti’nin cezaevlerinde topluca infaz ediliyor.

 

Kendisi gibi düşünmeyen herkesi düşman sayan bir anlayışa Dünya suç ortaklığı yapıyor. Ekonomik çıkarların çarkına kurban ediliyor insanlık. Hak ve Özgürlüklerin canı okunuyor Çin’de .


‘1999 yılından beri Çin'de eski cumhurbaşkanı Jiang Zemin'in tek başına verdiği yasadışı kararla binlerce uygulayıcı tutuklandı. Sadece uygulama yaptıkları için 500 masum insan 18 yıl hapse mahkum edildi. Binlerce uygulayıcı akıl hastanelerine kapatılıp dünya ile ilişikleri kesilerek psikolojik işkenceye maruz bırakıldı. Yüz binlerce insan yasadışı bir şekilde çalışma kamplarına yollandı. 3000'e yakın insan maruz kaldıkları akıl almaz ve insanlık dışı işkenceler sonucu öldü. Bu olayları devamlı olarak yalanlayan ve gizlemeye çalışan Çin Hükümetine rağmen her geçen gün ortaya çıkan bilgi ve belgeler aslında çok daha fazla sayıda insanın bu zulme maruz kaldığını göstermektedir. Çin'deki bu insanlık dışı zulüm ve işkenceler Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Komitesi, Dünya Psikiyatri Birliği, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu raporlarında ve dünya çapındaki medya organizasyonları tarafından belgelenmiştir.’


Düşünün ki bir rejim Doğruluğu-Merhameti- Hoşgörüyü ülkesi için bir tehlike görüyor ve Faşizmin kullandığı en büyük silah olan demagojiyle dünya kamuoyunu yönlendirmeye çalışıyor.


Türkiye’de ise bir kadın kapıyı çalan bir dost Cansın Karataş Goldring, Doğruluğu-Merhameti ve Hoşgörüyü esas alan Falan Dafa’yı ülkesinde tanıtıyor. Çin’in  uygulamalarına karşı ise duyarlılık yaratmaya çalışıyor.

‘2002 senesinde memlekete tatile geldik. Mersin’de ve İstanbul’daki ailem, beni gören herkes ama herkes gözlerine inanamadı. Egzersizleri öğrenmek istediler. Ben de bunu bile bile Avustralya’da kalamazdım. Böyle güzel bir uygulamayı, beni hayata döndüren Falun Dafa’yı kendi başıma Avustralya’da uygulayamazdım. Bu çok bencilce olurdu. Böylece, son derece demokratik ortamı, Melborn’ü, 10 senedir çalıştığım okulumu, öğrencilerimi, bin bir zorlukla almış olduğum evimi ve yüzlerce Falun Dafa uygulayıcısını, arkadaşlarımı hiç düşünmeden arkamda bırakarak, 2004 Mayıs’ında ülkeme geldim.’ Diyerek anlatıyor yolculuğunu.

Cansın Goldring’in yolculuğu şimdi Mersin'de devam ediyor. Kendisi gibi gönüllü arkadaşları ile Doğruluk, Merhamet ve Hoşgörü üzerine kurulu olan bu anlayışı sivil toplum örgütlerinin, yerel yönetimlerin desteğiyle anlatıyor ve uyguluyorlar. Onlar vicdanların kapısını çalmaya devam ediyorlar.

Londra’da ise hala Falun Dafa uygulayıcıları yaz, kış demeden sessiz bir insanlık anıtı gibi öylece durmaya ve Çin’in gerçek yüzünü göstermeye devam ediyor…

Falun Dafa, aynı zamanda Falun Gong olarak da bilinmektedir. Evrenin varoluş özelliği olan Zhen-Shan-Ren (Doğruluk-Merhamet-Hoşgörü) ilkelerini izleyen, vücut ve zihin gelişimine yönelik oldukça yararlı antik doğa uygulama metodudur. 1992 yılının Mayıs ayında Çin'de ortaya çıkmış olup günümüze kadar yaklaşık 60 üllkede 200 milyondan fazla kişiye yarar sağlamıştır. Falun Dafa egzersizleri ve öğretisi kişiyi stres, sinir, yorgunluk, korku ve endişelerinden arındırarak kendi ile barışık, hoşgörülü, merhametli ve en önemlisi sağlıklı bir insan yapar. Bütün inanç grupları, ırklar, yaş seviyeleri ve her tür yaşam biçimi için uygundur.


Falun Dafa'nın kurucusu Bay Li Hongzhi tarafından kaleme alınan Zhuan Falun kitabında tamamen açıklanmıştır. Uygulama basit, güçlü ve kesinlikle serbestir. Yumuşak ve oturarak meditasyonun da dahil olduğu beş takım egzersizden oluşmaktadır. Bunlar hem çabuk hem de kolay öğrenilebilir.

Akın OLGUN, 2-1-2006
editor@londraninsesi.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı