E D İ T Ö R

E D İ T Ö R

günceye düşen haberler

Siyaset kötüdür, kötü olan da vazgeçilmezdir

2/5/2007
Kategori: dengegazete

Seçimler yaklaştıkça siyasi arena da kızışıyor. Daha Cumhurbaşkanlığı tartışmaları sıcak ve tazeyken, siyasiler işi erken seçim çalışmalarına getirdi. Laf aralarında, seçim sonrası unutulmak üzere keselerinden çıkan vaadleri, geçen haftalarda bolca dinledik…

 

Siyasetin Türkiye hali; bol vaatlerde bulunmak, işkembeden sallamak, sallarken inandırıcı olmak üzerine kuruludur. Bu yüzden, ülkeme özgü siyasetçiler, yüzlerinde hep inandırıcılık maskesi taşırlar. İnandırıcı olmayan siyasetçiye de halk yüz vermez zaten. Halk ve siyasetçi ilişkisi, dünyanın en karışık ilişkilerinden biridir. Üniversitelerde bunun için kürsüler kurulmuştur. Benim ülkemde, kürsülerde öğretilenlerle, meydanda söylenenler hep farklıdır. Çünkü politikanın meydandaki hali gerçek politikadır. Bütün politikacılar meydanda doğrucu, iktidarda yalancıdır. Bu gerçek asla değişmez. Daha özetle; siyaset kötüdür, kötü olan da vazgeçilmezdir anlayışının özetidir.

 

“Politikacılarin içerisindeki halk ruhu, hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan fazla değildir. Politikacıların amacı, her zaman kendi özel avantajlarını arttırmak ve bunun için ellerindeki çok büyük güçleri kullanmaktır.“ der Alain. Politik hayat bu sözü hep doğrulamıştır. Siyasetçiye sorarsanız, kötü niyetli bir dış mihrak uydurmasından başka bir şey değildir. Bana sorarsanız, savunmada uydurmanın babasıdır.

 

En iyi politikacı, hiç bir şey yapmayıp yapıyormuş gibi yapandır. Halk yapanı değil, yapıyormuş gibi yapanı sever. Halkla politikacı arasındaki benzerlik, işte bu noktada doğar. Politikacı yalancıdır, ama halkta yalancıdır. Pinokyo oyunuyla, sadece politikacının burnu değil, halkın burnu da uzar. Halk nedense politikacının yapacağını değil, verdiği umudu sever. Eğer böyle olmasa idi, her seçimde aynı vaatte bulunanlar iktidara gelemezdi. İnanmayanlar, Türkiye siyasal tarihine tepeden aşağı bakabilir.

 

Sağ, sol, milliyetçi, islamcı hepsi de aynı yolun yolcusudur. Politik mayadaki Türkiye gerçeği budur. Bin parçaya bölünen partilerin, siyasetçilerin parçalanmasındaki tek neden iktidar bencilliğidir. İktidar bir hastalıktır, muhalefet ise bu iktidarın hastalığını kamçılayan bir araç... Muhalefet vurdukça iktidarda olanlar, her şeye rağmen daha fazla koltuğa sarılırlar. Sarıldıkça, o koltuğun bir ömür boyu tek sahibi olduklarını düşünmeye başlarlar. Muhalefet ise koltuğa yapışan iktidardan daha çok, o koltuğa yakışan benim egosuna sahiptir. Ya oturacağım, ya oturacağım der. Ve bu böylece sürüp gider. Diğer taraftan, onları oraya getirenler bu kapışmada sırasında ezilir. Durumdan çok da şikayetçi değildir aslında. Çünkü, politikacıların bir sonraki seçimde, kendisine yalvarmasını bekleyeceği gün gelecektir ve bu durumun zevkini çıkartacaktır. Sonra ise yine aynı döngü, kendine daha çok yalvaranı seçecektir.

 

Tüm bunlardan demokrasiyi yadsıdığımı sakın düşünmeyin. Bu ülkemin demokrasi ve politika anlayışıdır. Benim değil. Demokrasi ve devlet, demokrasi ve halk, demokrasi ve politika olmazsa olmazdır. Politikayı ahlakla birleştiremediğimiz ölçüde, bu çürümenin ve yozlaşmanın önünü de alamayız diye düşünüyorum. Politik ahlak, toplum ahlakından bağımsız değildir. Eğer kirlilik varsa, buna politikacılar kadar halkta ortaktır demek istiyorum.

 

“Bir toplum ahlak ve hukuk içinde olmadığı zaman, vatandaşlar kendilerini bir çıkmaz içinde bulurlar. İnsanlar ya ahlaki değer yargılarını veya hukuka olan saygılarını yitirirler.“ diyen Frederich Bastiat bu durumu özetlemiştir.

 

Bu yitiriliş bugün elimizde olanın yarın olmayacağı anlamına da geliyor. İnsanlık ahlakı yüksek olan toplumların bilimsel onura sahip bilim adamları, politikacıları, gazetecileri ve tarihçileri olur. Bunlar toplumun geleceğini güvence altına almakla sorumludurlar. Bu çatıdaki bozulma, içinde yaşadığımız bütün evin çürümesidir demektir.

 

Seçimler yaklaşırken, belkide her birimiz kendi içimizde, geleceğimize yönelik bir karar verdiğimizin bilincinde olmalıyız. Oy hakkımızın kirletilmesine izin vermeyerek buna başlayabiliriz. Oyu veren ve oyu alan da bilmelidirki, temiz ve ahlaklı bir toplum istiyoruz. Ya da yazdığım herşeyi boş verin, bildiğinizi yapın…

 

02 Mayıs 2007

Akın OLGUN / Denge Gazete

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

“Kadına Benze Biraz, Kadına!”

26/4/2007
Kategori: dengegazete

ATV’de bir sabah programı çarptı gözüme... Yıllardır Türk televizyonlarından uzak durmanın temizliğiyle güzel başlayan sabahım, birden bire kabusa dönüyor adeta... Ortada iki kürsü, her iki kürsüde de taraflar yerlerini almışlar. Hemen yanlarında da jüri adı altında bir grup insan… Jüri içerisinde en çok göze çarpan da küstah tazvırlı, gerile gerile oturan bir erkek oyuncu. Unutmadan ekleyelim, kürsünün arkasında da 10-15 kişi oturuyor.

 

Konu: Kilo alan karısını boşamak isteyen adam ve onun eşi.

 

Program sunucusu, bu evliliğin kurtarıcısı rolünde. Kutsal Türk ailesi dağılmak üzere ve herkes bu konu üzerine yorum yapıyor. Eşi “şişman ve çirkin” olduğu için artık birlikte yaşamak istemediğini söylüyor koca… Eşi ise “O zaman kendisine zayıf birisini bulsun” diye tepki gösteriyor. Ve jüri devreye giriyor, yorumlar başlıyor. Bağıra bağıra konuşuyor herkes. Neredeyse program sadece bir bağırtı, uğultudan ibaret diyeceğim ama, değil. Tansiyon yüksek, ayrımcılık reytingi tavana vurmuş durumda. Herkes bu ayrımcılıktan adeta çılgınca bir zevk alıyor. Belli ki program, Amerikan mahkeme sisteminden araklanmış. Ve başrolde de Avrupa’da olsa suç kabul edilecek, bütün kadın kuruluşlarını ayağa kaldıracak bir “ayrımcılık”.

 

En önde oturan ve kendisini sanatçı olarak topluma takdim eden bir tip bağırıyor, hem de avazı çıktığı kadar: ”Şişmansın şişmannn, yatakta kocana yer kalmaz bu kiloyla, kocanı elde etmek için zayıfla, kimse senin yüzüne bakmaz”. Teşhirci kimliği ile tipik Türk erkek temsilciliğine soyunmuş. Rötgencilerin fantazilerini süsleyecek ve örnek alacakları bir tavrı var. “Yatakta, bu kiloyla kocana yer bile kalmaz “ diyor. Kafasını karı-kocanın yatak odasına sokmuş, büyük bir zevkle dikizliyor gibi...

 

Uğultu büyüyor, büyüdükçe herkesin ağzından aynı kelimeler çıkıyor: “Şişman kadın, zayıfla”, “Kadına benze biraz, kadına”, “Kocana inat, tığ gibi ol, çıta gibi ol”, “Boğazına sahip çık, çıkamıyorsan ben kadınım demeee”.

 

Karşılarında, güzel ve cinselliği ön planda bir kadın görmek istiyorlar. Bedenini teşhir eden, bedeniyle kendini vitrinlere sunan bir kadın istiyorlar. Kendisini satan, pazarlayan bir kadın görmek istiyorlar. Erkeğine kul köle olan, bir kadın istiyorlar. Her daim hizmete hazır… Düşünceden ve duygularından arınmış bir et parçasi görmek istiyorlar. Bu düşüncelerini kutsayıp, toplumun önüne olmasi gereken bir kadın tipi ortaya koyuyorlar. Etinden ve sütünden faydalanılacak bir kadın…

 

Program sunucusu kadın, elinden tutuyor hemcinsini ve seyircilerin ortasına getirip “Bakın, kilolu değil mi? Bakın, bakınnn, iyi bakın”. Kadın eliyle hemcinsini teşhir ediyor. Çırılçıplak soyup, atıyor aç ayrımcıların eline. Adeta, linç edin diyor. Ayıplayın, diyor. Haddini bildirin, diyor. Kadının şişmanlığının yanına, kendi zayıf ve bakımlı halini koyuyor karelere. Kendi güzelliğini “çirkin ve şişman” kadınla kıyaslıyarak, yan yana koyarak, ezdikçe eziyor hemcinsini… Ezilen kadın ise kendini savunmak için çırpınıyor. O çırpındıkça linç büyüyor. Zevke geliyor jüri denilerek oturtulan, entellektüel zekası sıfırlar.

 

Tek bir aykırı ses yok. Tek bir duruş. Tek bir itiraz yok. Seyirlik, seyrediliyor.

 

Kimse bunun bir ayrımcılık olduğunu, bir insanlık suçu olduğunu bilmiyor. Bilseler bile umurlarında değil. İnsan hakları dediğin, kadın hakları dediğin nedir ki? Yılda bir kutluyoruz adet yerini bulsun diye. Coplanan, saçlarından tutularak yerlerde sürüklenen kadınların görüntülerini izleyip, “Avrupa’da da oluyor canım. Onlar bizden çok mu ileride? Hem, ilk oy hakkını, biz verdik kadına“ komedisini birbirimize anlatmayı da seviyoruz. Avrupa’da olunca kendi yaptığımızı bir hakmış gibi gösterip, kendimizi de savunmuş oluyoruz, en şiddetlisinden…

 

“Kadın kuruluşları nerede?” diye sormaya gerek yok. Onlar, Avrupa’dan proje parası kapma peşinde koşuyorlar. Mikrofonlar uzandıkça da “ahh bizim kadınlarımız” diyerek sosyal, ekonomik, siyasal tahlilleri döktürüyorlar. Sonra? Sonrası yokkk.

 

Ekranda linç devam ediyor. Kulaklarımı tırmalayan o uğultular arasında arkadaşım beni uyarıyor “Seyrteme o programı, hepsi numara yapıyor. Alan memnun, satan memnun. Belli ki birlerinin kesesi doluyor” diyor. Evet oyun oynuyorlar reyting için… Ve başrolde “kurban rolü oynayan bir kadın”.

 

Ülkemde kavgalar büyüdükçe, ayrımcılık, ırkçılık körüklendikçe izlenme rekoru kırıyor. Demek ki kimse masum değil. Demek ki hepimiz ortağız bu linçe…

Seyirlik yani herşey, seyirliğiz hep birlikte…

 

25 Nisan 2007

Akın OLGUN / Denge Gazete

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Asker “Ananı da al git” derse…

18/4/2007
Kategori: dengegazete

Devletin tepesinde yani zirvede olmak, oraya tırmanmak, oranın gücü ve ihtişamıyla donanmak için, bugünlerde hızla süre gelen iç çatışmalar, yavaş yavaş doruğa tırmanıyor. Doruğu ele geçirmek, daha baştan zaferi elinde tutmaktır. Bunu herkes çok iyi biliyor. Elbetteki, buraya tırmanmanın taktiksel ve stratejik adımları, dengeler gözetmeksizin atılamaz. Tayyip Erdoğan’ın zirveye tırmanmak ve orada zaferini kutlamak için attığı stratejik adımlar, karşı taktiklerle boşa çıkartılıyor. Adaylığını açıklamamaktaki asıl neden, görünen o ki: “Ben istemiyorum. Halk beni istiyor.” yani çoğunluk beni o zirveye layık görüyor, mantığı üzerine kurulu. Ama, politika bir oldu bitti ile yapılmıyor. Hele Türkiye’nin politik anlayışı, bu kadar basit bir teoremi, hiç kaldırmayacak kadar deneyimli.

 

Güç dengeleri, Cumhurbaşkanı olmanın o kadar kolay olmadığının işaretlerini veriyor bize. Hele de söz konusu İslam kimlikli, gelenekten gelen birinin adaylığı olunca, oratalık daha da kızışıyor. Algılar değişiyor ve refleksler bu algılara göre hayata geçiyor. Laikliğin sembolik kalesi olan Cumhurbaşkanlığı’nın, özüne uygun bir adayla temsil edilmesi, olmazsa olmaz bir kuraldır ve bu anlayış, zaten Türkiye’de tarihsel olarak açıklanmıştır.

 

Tepe mücadelesi, Türkiye’de bilindik bir soruyu akla getiriyor. Adaya düşen, biri siyah, diğeri beyaz ve aynı şartlara sahip iki insanın, yani Robinson ve Cuma’nın hikayesinde; neden Cuma köle, Robinson efendidir? Çünkü, Robinson’un elinde silahı vardır. Silah güçtür ve Cuma daha en baştan efendi olmayı kaybetmiştir.

 

Bizde, Cumhurbaşkanlığı mücadelesinde herkesin baktığı yer, Asker’in tepesidir. Çünkü, silah onun elindedir ve tarihsel, sosyal, geleneksel olarak söz sahibidir. Sembolik olsa da bu kaleyi yitirmek, büyük bir prestij kaybı olacaktır. Atatürk İlke ve Inkılapları, bu mücadelenin ana savunma makanizması ve taktiğidir. Bu savunma makanizması, bunun için herşeyin göze alınabileceğini, bizlere göstermektedir. Asker, Hükümet’in tavrına göre çıkışlarını ayarlayacak ve ortalık çok kızışırsa, “Ananı da al git” diyebilecektir. Çünkü, askerin dilinin kemiği yoktur.

 

Geçmişte günü birlik çıkarlar için atılan politik adımların acısı, bugün çıkmaktadır. Avrupa Birliği’ni Milliyetçi söylemlere kurban ederek, yüzdoksan derece donüş yapıldığında; Hamas’la, Amerika Birleşik Devletleri’ne rağmen görüşüldüğünde; İsrail’i sözde tanımayan açıklamalar yapıldığında, güç karşısında bir anda ters dönen bir halk desteğine güvenildiğinde; İran’la ikili anlaşmaların altına imza atıldığında, kaçınılmaz olarak o tepeye tırmanamazsınız. Tırmansanız bile, asla oranın sahibi olamazsınız. Bunu anlamamak, sanırım saftirik bir politika anlayışının ürünüdür.

 

Hükümetin bu tavırları bize çok beylik gelebilir ama, dünya politikasına bu beyliği sunduğunuzda, elinizde beylik meylik kalmaz. Dünya sadece Türkiye’den oluşmuyor. Türkiye’den bakıp dünyayı açıklamaya çalışmak, büyük bir yanılgıdır. Dış politikanız doğruysa, iç politikanız da zaten buna uygun olarak şekillenir. Ama iç politika için, dış politikayı kurban etmek, popülist bir politika anlayışı yürütmek; sizi, gelecek için sonuçları ağır, geri dönüşü zor bir yola sokar ve o yolun yolcusu değil, o yolun asfaltı olursunuz. Cumhurbaşkanlığı, iç ve dış politikanın bütünlüğünü oluşturur. Maalesef, Hükemet’in iç ve dış politikasında bir tutarlılık yoktur. Sadece, var-mış, -muş gibi yapılmaktadır.

 

Gelinen aşamada, ana muhalefet ise doğru dürüst bir politika üretemediği için, toplum iç bir çatışma yaşamaktadır. Muhalefet, ara sıra sesini çıkartmaktadır. Çünkü asıl isteği, Asker ve Hükümet arasında, politik çatışmanın yaşanmasıdır. Kendisi de bu çatışmada ara bulucu rolünü üstlenecek, ama asıl, askerin sivil yedek gücü olarak üstüne düşeni yapacaktır. Halk ise bu çatışmada, elbetteki Asker’in yanında olacaktır. Çünkü Asker gücü temsil etmektedir ve halk kim güçlüyse ondan yanadır(Bunu anlamayanlar, 28 Şubat sürecine bakabilir. İslamcı sermaye temsilcileri bile, bir anda laikliğin en büyük savunucuları olmuştur.)

 

Sonuç olarak, Hükümet’in bekle-gör politikası ve bir oldu bitti üzerine kurulu anlayışı, tutmayacaktır. Hükümet bunun tutmayacağını bilmektedir. Ama böylece, halkın karşısında mazlum olacak, askerin açıklamaları ise demokrasiye bir müdehale olarak anlaşılacak, muhalefetin bu gücün sivil bir aracı olduğu daha da netleşecek ve genel seçimlerde, yeniden büyük oranda oylarını korumuş olacaktır.

 

Muhalefet, bunu bir zafer olarak sunacak ve güç gösterisi yapacaktır.

 

Asker, isteğinin yerine gelmesinden, verdiği ayardan mutlu olacak ve laiklik karşıtı güçlere gücünü göstermiş olacaktır.

 

Halk, bu çatışmanın krizsiz bitmesinden büyük bir mutluluk duyacak. Ama hükümeti, güçlünün karşında mazlum görecek ve yeniden destekleyecektir.

 

Herkes bu süreçten politik olarak mutlu olacak. Fakat, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın içinde, Cumhurbaşkanlığı bir “ukte“ olarak kalacak ve AKP içindeki iktidarıyla yetinecektir.

 

18 Nisan 2007

Akın OLGUN / Denge Gazete

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Ahlak ve Duruş

28/3/2007
Kategori: dengegazete

“Ahlak esasen toplumu çöküntüden kurtaracak ve toplumun muhafazasını sağlayacak bir araçtır.” diyor Friedrich Nietzsche.

 

Ama bu tam olarak, ahlakın nasıl anlaşılması gerektiğini açıklamıyor. Ahlakı tanımlamaya çalışan her şeyin, aslında tam bir açıklama olmadığını anlamamız zor olmasa gerek. Ahlak kimilerine göre bir utanma duygusu, kimilerine göre iki bacak arası, kimilerine göre toplumsal bir sistem, kimilerine göre bir eziyet, kimilerine göre ise toplumu çöküntüden kurtaracak sihirli bir kelimedir... Gerçek şu ki hayatımızın her alanında yüz yüze geldiğimiz bir olgudur ahlak ve onu algılayış biçimimiz reflekslerimizi, tavırlarımızı, duruşumuzu temelden belirliyor. Her hangi bir şeyi yaparken, “Ne kadar ahlaki?” diye düşünür müyüz? Kaçımız “Evet, ben düşünürüm” der? Ahlakı toplumsal bir yasa gibi gören bir anlayış, kendi anlayış sistemini başkalarına dayatarak, daha en başından bir ahlaksızlık yapmış olmuyor mu? Ya da bizler ahlaklı olmayı neyle ölçüyoruz?

 

Bugün bize çok ahlaki görünen bir şey, yarın çok ahlaksızca gelebilir. İnsanlığın gelişim seyrine baktığımızda, ahlak anlayışının da değiştiğini, kendi içinde bir evrim geçirdiğini anlayabiliriz. Bu gelişimin, birbirine bağlı olarak toplumların da yapısını değiştirdiğini görmekte zor olmasa gerek. Ama bu uzun bir konu...

 

Birey ve toplum, toplum ve yasa, yasa ve güç, güç ve eşitsizlik, eşitsizlik ve denge, dengeyi sağlayan ahlak… İşte ahlakın doğru anlaşılabilmesinin önemi burada yatıyor. Ahlak anlayışa göre, adaletin simgesi olabileceği gibi, bir zorbada olabilir. Daha öz’e inip kendi ahlaki duruşumuza baktığımızda, bunu daha iyi anlayabiliriz. Çevremizde herkes ahlaksızlıktan şikayetçi, ama şikayetçi olanların ne kadar ahlaklı olduğu da şüpheli. Toplumun kirliliğinden şikayet edip kendimizi aklamak, ahlaksızlığın daniskası olacaktır. Gazeteci ve yazar Ayşe Önal’ın deyimiyle “Herkesin kendi ahlaksızlığını, bir başkasının ahlakında temizlemesi…” olayı, ahlaksızlığın bir virüs gibi herkesi içine alarak büyüyor olmasının sonucudur. Çünkü ahlak sosyal, ekonomik ve kültürel olarak, renk ve kimlik değiştiriyor. Belki de bu kadar değişken, şüpheci, düşkün, vurdum duymaz ve anlayışsız oluşumuzun altında bu değişkenlik yatıyordur.

 

Örneğin namus cinayetleri ahlaki bir sorundur. Cinayeti işleyen, ahlaksızlığını ailesinin içinden birisinin canını alarak aklamakta ve toplumun onayına sunmaktadır. İçinde bulunduğu toplum buna onay vererek, kendi ahlaksızlığını kapatmakta ve iyi bir davranış örneği olarak durum pazarlanmaktadır. Ahlaksızlık ise bu pazarlamadan oldukça memnundur. Gazetelerin üçüncü sayfalarının manşetin, namus cinayetinin adı töre cinayeti olarak değiştirilmiş ve bir kesime mal edilerek işin içinden çıkılmıştır. Alış veriş tamamlanmıştır.

 

Ahlakın en önemli ölçüsünü bana sorarsanız vicdandır derim. Vicdan için eğitim gerekmez. Vicdan attığımız her adımda, yaşadığımız her olayda bir terazidir. Politikada, iş dünyasında, arkadaşlık ilişkilerimizde… Kısacası hayatımızın her alanında, bizi etik dışı davranıştan uzaklaştıracak veya kendimize getirecek bir olgudur.

 

Ahlak deyince, aklına iki bacak arasını getirenlerin jenerik olarak demagojiyi kullanmaları ve her lafın başına etik koymalarının tek sebebi vardır. O da ahlaksız oluşlarıdır. Ahlaksızlık ancak, bol ahlak görüntüsüyle kapatılır. Yani en çok ahlaktan bahsedenler, aslında ahlakıyla sorunu olanlardır diyebiliriz buna.

 

Ahlak evrenseldir. Merkezinde insan vardır. Evrensel değerleri içinde barındırmayan bir toplumun, elbetteki etik denen anlayışı sahiplenmesi mümkün gözükmüyor bana. Bu yüzden hayatın her alanında sınıfta kalıyoruz. Gelişimin, değişimin yerine, tutuculuğu ve kaba bir milliyetçiliği koyarak işin içinden sıyrılamayız. Sorunu, şeffaf ve açık olarak yüzleşmekle başlayabiliriz işe. Bunu yapabilmekte ahlaki bir sorundur. Geçmişten geleceğe uzanan yolun buradan geçtigini düşünüyorum. Her şeyle ve herkesle kavga ederek yok ediyoruz geleceğimizi. İşimize gelmeyen her şeyi kötülüyoruz, aşağılıyoruz, sindiriyoruz. Yolsuzluk, çürüme, dejenerasyon vb. hepsi birbirini besleyerek büyüyor. Koku büyüdükçe daha da pervasızlaşıyoruz. Tepeden tırnağa, kirlendikçe kirleniyoruz. Kirlisiniz dendiğinde kıyameti kopararak, bizi kendimizle yüzleştirmek isteyenlere saldırıyoruz. Her şeyin altında bit yeniği arayan, bütün vitaminlerinde her şeyin kabuğunda bulunduğunu sanan bizler, ne zaman gerçeğin hiçte anlatılanlar gibi olmadığına dönüp bir kez olsun bakacağız.

 

Yazımı daha fazla uzatmadan, durumu özetleyen bir sözle bitirmek istiyorum. “Evrensel kural olacak şekilde, davranış ve eylemlerde bulunan birisi, ahlaklıdır.” Ralph Waldo Emerson.

 

12 Mart 2007

Akın OLGUN / Denge Gazete

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı