![]()
![]()
Ayşe Önal yazdığı aşağıdaki yazısıyla Türkiye’de yeni bir tartışma başlattı...
Kovulmanın özel tarihi
Başkalarının içine doğduğu imkanlara kavuşmam için benim birkaç kat daha fazla çalışmam gerekiyordu. Öyle de yaptım. Bu hiçbir zaman sınıfsal olarak bir işe yaramadı. Sınıfım bir dövme gibi üstümde kazılıydı. Tesadüfen içine girdiğim meslekte hiyerarşisinin askeri kasttan çok daha katı ve keskin kuralları olduğunu göremedim. Kimin gazeteci olacağına güç imparatorlarının karar verdiğini bilmiyordum. Mesleği aslı gibi yapmak yeterli sanıyordum. Gazetecilik batı dünyasından araklandığına göre işimizi evrensel kurallarına göre yapacağız sanıyordum. Hiç işlemedi.
Bir çoğunun üst düzey sevgililerine, güçlü tanıdıklarına karşı cesaretimi sermaye yaptım. Bir çoğunun kan davası formatındaki entrikalarına şeffaflığımı kalkan yaptım. İşimden başka hiçbir şey yapmadım.
‘Elmanın büyüğünü karşındakine ver, önce başkasının işini kolaylaştır, kendini herkesten sonra düşün’ terbiyesi ile büyütülürken, aynı zamanlarda birilerinin de ‘elmanın büyüğünü mümkünse tamamını kap, önce başkasının işini köstekle, kendini herkesten önce düşün’ felsefesi ile yetiştirildiğinden habersizdim. Esmerliğim daha başından beni ‘şeytana pabucunu ters giydirir’ önyargısı ile kuşatıyordu. Oysa azmanlığının içinde kocaman budalalıklar taşıyan devler gibi insana dair zayıflıklarımdan vuruldum.
Birinci Körfez Savaşı’nda, kendilerine güvenip deşifre olmuş Iraklıları Saddam’ın merhametsiz ellerine iade eden Amerikan ordusunun ardından, ‘Bu iş burada bitmedi. Saddam’ın yerine radikal yönetimlerin geleceğini anlayan Amerikalılar bu işi on yıl sonraya ertelediler’ diye yazdım. İki yıllık bir yanılmaydı. Geldiler.
1994’de İstanbul Belediye Başkanı’nın yakın geleceğin başbakanı olacağını yazdım. Oldu.
1995’de Jitem, Mafya ve Siyasetçi işbirliğini yazdım. Bir yıl sonra ben uzak bir ülkede mecburi nöbetteyken Susurluk patladı. Başkalarına kariyer olan Susurluk bana işsizlik olarak dönmüştü.
2002’de ABD Irak’ı işgal ederse, Saddam’ın çimentosu parçalanıp, Pandora’nın kutusu açılır diye yazdım. Açıldı.
Hiç medyuma gitmedim, kehanetlerimin sihirli küresi haberin sahalarıydı. Her yazdığımdan sonra kovuldum. Ne vergi kaçırdım, ne zimmetime para geçirdim. Kalem sicilim temizdi. Ama akıl sicilim medya - iktidar ortaklığınca sabıkalanmıştı.
Ait olduğum bir felsefe vardı kuşkusuz. Evrensel insanlık değerleri... Ama ülkemde çok az insan bununla ilgiliydi. Yanlış ülkede yanlış değerlere ilgi... Medeni ülkelerde insanlık değerlerine özen göstermek insanın mesleğinde önünü açar. Gayri medeni ülkelerde ise mesleğinden eder. Tahmin edebileceğiniz gibi defalarca mesleğimden edildim.
Koca ülkede tek başıma benim insanlık değerlerine gönül verdiğimi söylemek kuşkusuz adaletsiz bir kabalık olacaktır ama bu değerlere gönül vermiş olanların çoğu güçlü örgütlenmeler çevresinde oldukları için her zaman daha korunaklı kaldılar. Benim kendimi korumaya alacak bir aidiyetim de olmadığı için yapayalnızdım. Kürt değildim, Kürtler için işimden oldum. Müslüman değildim, Müslümanlar için sofralardan kovuldum. Gayrimüslim değildim, gayrimüslimler için ölümle tehdit edildim. Kendi başına yazılmış bir kişisel tarihle ölmeden kalmadan buraya kadar geldim.
Bütün bunları niye mi yazıyorum? Şu Beşiktaş Stadyumu’nda öldürülen gencin ardından dökülen timsah gözyaşları kalbimi bıçaklıyor da ondan. 1992’de, Kürt sorununun yol açtığı büyük göç hareketinin on yıl sonraki sonuçlarını yazmıştım. Kuvvetle muhtemel metropol patlamalarına karşı hangi çareleri ürettiğimizi sormuştum. Görünmeyen ellerce yine kovuldum. Türk tipi mesleğimizde sosyal sorunu açarsan değil örtersen güçlenirsin. Sorunu örterek güç merkezine yaranmak bir güç yarattığı için gelenekselleşmiştir.
Medya iktidarının değer yoksunu imparatorları, meslek namusu ile duranların, gözlemlerini duymazlıktan gelmeseydiler, siyaset üstünde mağdurlar lehine baskı oluştursaydılar, yersiz yurtsuz pusulasız iç göç hareketinden kapkaç çeteleri çıkmasına karşı çare üretebilirlerdi.
Her göç, büyük insan depremlerine yol açar. En demokratik toplumlarda bile büyük sosyal tehdide dönüşebilen göçün Türkiye’yi ıskalamasını ummak ya ahmaklıkla ya kötü niyetle açıklanabilir. Benden sonrası tufan mantığı özetle... Ama galiba bu kez hepimiz tufanın içindeyiz.
26.11.2004
Ayşe Önal, binfikir.be için Akın Olgun’un sorularını yanıtladı...
-Mesleki duruşunuzda hiç değişmeyen bir aykırılık var. Bunu neye göre belirliyorsunuz ve sizce aydın olmanın “olmazsa olmaz” kriterleri nelerdir.
Toplumun seçkinleri siyasetçi ve aydın dinamiklerinde kurulu ise işlevleri yerine oturmalıdır. Siyasetçi kimi zaman pişman olduğu işler de yapar. Aydın siyasetçiyi pişman olacağı işler yapmaması konusunda uyarmakla yükümlüdür. Aydının cücelere kapılanan, güçlülere direnemeyen, vicdanından şaşmış ahaliyi uyarması gerekmez mi? Ahali vicdanından şaşmasaydı bilgelere ihtiyaç olur muydu?
Kimi zaman aydın olmak kendini, ışığını kaybetmiş ahaliden bile korunmayı gerektirmez mi? Aydın olmak ahaliye çok ışıklı bir fener tutmaktır. Ahalinin iradesini ıskalamayacak olan politikacıdır.
Kendi şifreleri ile kendilerini ikna etmeye devam edenler olmayı seviyoruz, sürdürüyoruz. Her an her şey olabilir alışkanlığı, şaşırtmaca, güvensizlik, belirsizlik, istikrarsızlık, gayri ciddilik, kendini yenilemenin ve gelişmenin anlamını kavrayamam ulusal bir değer haline gelince, bunların tersini yapan birileri gerekiyor. Siyahi şair Aime Cesaire, entelektüellerin 'yeni ruhlar icat etmek' gibi bir görevi olduğunu söyler. Yeni ruhlar icat eden, bu icatların hayali ile dahi bir alış verişi olmamış olanlardan farkını göstermek zorundadır.
Ruh icat etme ehliyetini ( memuriyet olarak) kiraya veren aydın nasıl ruh icat edeceğini mecburen otoriteye göre belirler. Otorite onun farklılığından güçlenecekken o otoriteden güçlenir. Eğer mesleğine hiç ihanet etmemişse yerinden alınma kendi doğası içinde bir ayrıntıdır. Entelektüelin hayatta kalmak için verdiği kavga, eleştiri duyusunu uyuşturacak, onu bu duyunun gereklerinden ödün verecek kadar ileriye götüremez. Zamanını elindekileri kaybetmemek için kaygılanarak, başkalarının elindekileri kaybetmemek için yaptıklarını taklit ederek harcadıkça, toplumdaki kışkırtıcı, uyarıcı, kimi zaman huzursuz edici işlevini kaybetmiş olacaktır. O durumda da kendisi olmayacaktır. Kim aslını kaybetmiş bir iş yapmayı ister?
Hiçbir şeyi şeffaf tartışmak niyetinde olmayan, yalan tartışmalardan hoşlanan, mış gibi yaparak yaşamak kolayına gelip, gerçeğini saklayan, yüzleşmeyi vatana ihanet gibi algılayan bir ülkenin içinde doğunca insan merak ediyor, bu topluma kralın çıplak olduğunu söyleyecek birileri de lazım diye. Kralın çıplak olduğunu söyleyince kral da başınızı uçuruyor.
Türkiye'ye özgü yapısından ötürü aydın olmak battal bir köşesinden mırıldanan biri olmakla, kapalı yolsuz toplumun güç markası olmak arasında zikzak yapıyor. Aydını iktidar müptelası haline getirmek de makbul olduğundan birkaç muhalif yazı sisteme kaç yazar... O zaman dünyanın en ciddi duruşu, dünyanın gelişmesinin en önemli dinamiği olan muhaliflik bir şaka makamına dönüşüyor. İçi boşaltılıyor yani. Bende kendi muhalifliğimle kendim eğlenip geçinip gidiyorum işte.
-İnsan hakları mücadelesinde çok aktif çalıştığınız halde bu alanda bedel ödeyenlerin değil de, sizin deyiminizle ‘iki yazı attırıp baş tacı olanların.’ söz sahibi olmaları sizi öfkelendirmiyor mu? Yoksa sessiz çalışanların emeği sesi olanların gücüne mi dönüşüyor?Dünya artık toplumların bilgi kartvizitlerine göre şekilleniyor. Bilgi paranın gücünü ciddi şekilde aşağıya çektiği için aşağıda olanları da yukarıya çeken bir tahtavaralli gibi bir çok şey dikey ve düşey olarak yer değiştiriyor. İnsan hakları meselesi de böyle. Ama bizde bu ivme medeni toplumlardaki mertebesine bir türlü ulaşamıyor. Çünkü biraz birey kariyeri gibi algılanıyor.
İnsan hakları referans alındığı yer itibarıyla sol bir dünya görüşünün mirası ise solcuların toplumdaki bütün hakları ihlal edilenlerle ve en çokta en savunmasızların hakları ile ilgilenmeleri gerekiyordu. Böyle olmadı. Kalabalığın arasında, çaresizliğin acısı ve zulmü hissedilmez. Mesela en çaresizler olan sakatların haklarının ihlali ile hiç ilgilenemediler. 'Banka soygunu, iç hesaplaşma filan gibi işlerle çok meşgulüz, devrimi yapalım hayırlısı ile toplumun sorunlarına sonra bakarız' dediler.
Sağcılar ise sakatları merhametin palyaçoları kadrosundan zekat listesine aldılar. Onlara ışıklı salonlarda tekerlekli sandalye ve kullanılmış elbiseler ihsan ederek Allah'ın gözüne girmeye çalıştılar. Görünen yüzde merhametin onur eşitliğini bozan avantajı, görünmeyen yüzde günahkarların başına gelenlerden ibret korkusu saklı.
Sadece sakatlara yapılan muameleye bakarak bile insan hakları meselesinin toplumumuzda iki yüzlü bir algılanışı olduğunu kolayca görebiliyoruz. Dolayısı ile insan hakları ya içinde onur aşağılanması üreten bir merhametle geçiştirildi veya görmezden gelindi. Her şey o kadar ideolojik algılandı ki bu tarifin içine sığmayan her şeyi birlikte ihlal ettik. O zaman insan haklarından sabıkalı olduğumuz çok ortada. Bence daha da utanılacak olan şey insan haklarındaki son yıllardaki gelişmeyi aydınlar değil yönetim anlayışı değişen hükümetin sağlamış olmasıdır. Bu nasıl bizi utandırmıyor bunu da anlamış değilim.
İnsan hakları bizzat bu mesele ile ilgilenenler tarafından topluma eksik ve hatalı tanımlanınca işler sarpa sardı . O halde kendimize sormalıyız. Bu polit büro toplumu hepimizin ortak günahkarlığı olmadan nasıl bu kadar canlı durabilir ki. Eğer işlevsiz yazılar sadece kendimize kariyer sağlıyorsa bu görevi hakkıyla yerine getirmiyoruz demektir.
Bu nedenle insan haklarında sahici işler yaparken fark edilmemiş olmak beni hiç ilgilendirmiyor. Ben kariyerimi mesleğimden yaptım. İnsanlık değerlerine duyarlı olmayı bir mecburiyet sayıyorum. Dolayısı ile bir girdi ummak beni utandırır. Utanmaktansa görünmemeyi tercih ederim. Başkasının acıları üstünden kariyer edinmek ağır değil mi sizce de?
-Uzunca bir dönem muhalif yazılarınızdan dolayı ambargo yediniz, yok sayıldınız ama. ambargoya uğradığınız ve yok sayıldığınız dönemde dahi uluslar arası ödüller aldınız. Ödüllerinizden bir tanesi ise ‘dünyanın en cesur gazetecisi’ ödülü. Bu tezatlığı nasıl açıklıyorsunuz?
Ölüme mahkum edildiğinde yakınları, haksız yere öldürüldüğü için ağlamaya başlayınca, Sokrat; 'Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürülseydim?' Neyse şaka bir yana şöyle diyelim mi? Ben ödüllerimi ömrümde yüzlerini hiç görmediğim bir takım insanlardan, onların oluşturduğu kurumlardan aldığıma göre demek ki işimi onların değerlerine uygun yapmışım. Bu mesleği de batılılardan arakladığıma göre yanlış yapan ben değil, beni gazeteci saymayanlardır. Benim açımdan mesele bu kadar basittir.
-Kendi doğumunu medya için şans kabul edenlerden değilim..’ diyorsunuz. Bununla doğumunu medya için şans kabul edenler mi var demek istiyorsunuz?
Türk seçkinleri bilginin efendilerini küçümserler. Mesela İngilizlerin, mesela Almanların nasıl bir ahmaklar yığınından oluştuğunu kendi zekalarının onlara kaç bastığını söyler dururlar. Hadi teknolojide bir gelişme gösteremiyoruz ama düşünce dünyasına, felsefeye katkı yapıp tepeden baksak anlayacağım. Kof bir kibir bu, tepede değil kuyuda.. Çünkü kurumlara ve toplumsal dinamiklerin işleyişlerine baktığımızda kendi aklımızdan gayrı bütün akıllara bu kadar hakaret etmelerinin kendi hayallerimizden alıntı bir illüzyon olduğunu görüyoruz. Kendi zekamızın ölçümünü kendimiz yapınca zeki çıkıyoruz ve gelişmek için ek bir çalışmaya gerek kalmıyor. Ben henüz liyakatımızı bizden başka fark eden bir toplum işitmedim. Çünkü yerine konulmuş en zeki toplum safsatası toplumun sahici çöküntülerinden acı duymamızı önlüyor. Kendi yarattığı illüzyonlara kendisini iman eden bir toplum. Kurum olmak yerine her iktidarın elinde tutmaya çalıştığı ve iktidarı elinde tutan bir siyasi güç olunca, dünya ölçeğinde de bir yerin olmayınca kendi kendini avutmak kalıyor geriye. Böylece bu yeteneksizlik kendine bir görkem örmeye dönüyor ve kendini sadece kendine ikna ettiğin bir dünya markası görmeye başlıyorsun. Kastım bu. Onlardan olamadığım için kendime şaka yapıyorum.
-Türkiye’de ve Avrupa’da yaşanan töre cinayetleri konusunda uzunca dönemdir çalışmalar yapıyorsunuz. Ama bu konuda ki bakışınız bu alanda çalışanlara göre çok aykırı. İnsan sizi dinleyince töre cinayetlerinin medyanın içinde işlendiğini sanıyor. Nasıl böyle bir kanaat oluşturuyorsunuz?
Bizim önce sahtekarlıklara, dine atfedilen yalanlara ve kültüre mal edilen ahlaksızlıklara bir mesafe koymamız gerekiyordu. Bunu yapması gereken medya idi. Toplumun vicdanını tırmalamak medyanın görevidir. Ama medya buna suç ortağı oldu. Çünkü seks, cinayet ve namus bir araya gelince iyi piyasası olan popüler hikayeler çıkıyordu. O zaman bunu besleyerek medya da iştirak payını koydu. Şimdide lanetliyoruz. Neden, hidayete mi erdik. Hayır trend değişti. İşin acısı lanetlerken de adam gibi lanetleyip sorumluluklarımızı yerine getirmiyoruz. Bu cinayetlerden huzursuz olup gerçek çarelerini aramak zorundayız. Sosyal alanlardaki tıkanmayı açmak zorundayız. Hiç yapmadık. Kadına yönelik şiddet ve cins ayrımcılığını tartışmaya açarken meselenin işsizlik ve bölüşüm adaletsizliğine dayalı olduğunu anlatmakla sorumluyuz. Bur tür değerlerin oluştuğu çevreyi anlamak ve açıklamakla yükümlüyüz. Bu nedenle asıl sorumlulardan biriyiz. Unutmamamk gerekiyor ki günahkar ahalinin aydını masum olamaz.
-Son kitabınız ‘Hayata Dönüş’ ten Binfikir okuyucularına söz eder misiniz?
Hayata dönüş aslında yoksulluk ve haksızlıkla inşa edilmiş bir yapıdan kaçıp, bu yapının daha da vahimini yeniden inşa edenlerin hikayesi bence. Cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumlar arasındaki yanıltıcı sınıfsal algının hikayesi. Siyasi suçluların cezaevlerinin soylusu gibi sunulmasının yol açtığı kederlerin hikayesi. Faziletlerle günahların yer değiştirmesini akıl almaz bir tutulmayla onaylamanın hikayesi...
Doğru soruyu sormazsak, uydurma cevaplarla oyalanır gideriz. Yanlışları över, erdemleri yerersek ahlaki düzeni koruyamaz, inşa bile edemeyiz. Gerçeğin nasıl olduğunu iyi gözlemek mesleki olduğu kadar insani bir mecburiyettir. İçine kelimeler girince insanın hikayesi edebiyata dönüşüyor. Bence hayata dönüş, öfkeyi, ihaneti ve inanmayı bu kadar sıradan duygu hareketlerini bir uzun yolculukta izlemiş bir kitap. Galiba hepimizin hiyakesi…
Akın OLGUN
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bir dönem herkesin sevgilisi olan sonra Türkiye dışına çıkmak zorunda kalan Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya yıllar sonra ilk defa binfikir.be’ye konuştu. Gülten Kaya bütün samimiyetiyle yüreğini binfikir.be’ye açtı
Ahmet Kaya’nın şarkıları üstüne tartışmalar hiç son bulmuyor. Hatta öyle bir hale geldi ki en karşısında olanlar bile yakasını rahat bırakın demek zorunda kaldılar. Ahmet Kaya muhalif müziğin simgesi ve muhalif bir ölüm olarak yaşıyor, diyebilir miyiz?
‘Simge’ tanımı size, ‘muhalif’ tanımı bana ait olsun…
Toprağından çiğ ve çığ eksilmeyen bir ülkede, akıllı iseniz, çatırdayan bir dünya, ait olduğunuz memleket sizi ilgilendiriyor ise, üç maymundan biri değilseniz, ‘sorgulamanın’ diyalektik değerini biliyorsanız ve sizi rahatsız eden bir tarihiniz, geleceği doğru kurma gibi bir iddianız var ise, baştan uyumsuzsunuz demektir. Yani büyük ıssızlığın karşısında avaz avaz bağırıyorsunuz demektir. Yani söyleyecekleriniz var demektir. Bunun içinde ne var? Cesaret var, iddia var, azarlama var, itiraz var, mayına basmak var!
Ahmet Kaya’nın karşısında olanlar, ‘karşıda durmayı’ aptalca ve kendilerinden öyle durmaları istendiği için buna mecbur olanlardır. Aslında Ahmet Kaya hala bırakmıyor onların yakasını ve sanırım tarihte yerlerini almış diğer müttefikleriyle birlikte tutuyor onların ve hayatın yakasından!
Onu bu kadar yasaklarla baş başa bırakan ve öte yandan da milyonlarca insanı bu kadar uzun zamandır etkilemesine yol açan sihir sizce nedir?
Bir önceki sorunuzla bağlantılı bu. Ve ben bunun için süresiz konuşabilirim. Böylesi durumlarda yasak koyma-yok sayma geliştiricidir zaten. ‘Erk’in bir eksiği de burada bence, ‘samimiyet’i bile bilmemesinde. Politikayı samimiyetsiz yapmaları, sanatın samimiyetsiz sunulmasını istemeleri vb. Vahim tabii o muhteşem (!) gibi görünen ‘erk’ temsilcilerinin hali. Ahmet Kaya derdi ki; “İnsan ağlayabilecek kadar ‘büyük’olmalı”. Bu bir ölçüydü ona göre ve çok güzel biliyordu ağlayabilmeyi / güzel ağlıyor-inanılmaz güzel gülüyordu…Sahiciydi! Bunu herkes biliyor ve hissediyordu (onun arkasını bırakmayan milyonlardan söz ediyorum elbette). Kimseyi incitmek adına söylemiyorum ama, içinden geçtiğimiz, sözüm ona 15 yıla daraltılan savaş esnasında ülkemizi yönetenlere bakalım örneğin; Anne olma-baba olma duygusunu bile bilmeyenler eliyle yönetildi bu memleket! Bu genç ve genç acısı yaşamış güzelim memleket!
Onlar öylece izliyorlardı hayatlarımızı ve fetvalar veriyorlardı belki ama, bizim canımız yanıyordu. Tam da burada, Ahmet’in canı binlerce kez yanıyordu. Canı bu kadar yanan bir insana ‘kes sesini’ denir mi? Ona deva üretilmeye çalışılır, biz bunu böyle biliriz! Ahmet, halkın gözünde vakur bir gözyaşı damlası gibi duruyordu; Üniversitelinin, annelerin, bebeklerini yalnız büyütenlerin, ülke aşkına eza çekenlerin, vardiya yorgunlarının, dilsizlerin, kimliksizleştirilmeye çalışılanların ve tüm çaresizlerin…Ve tutunamayanların gözünde...Bunları o kadar çok kategorize etmek istemiyorum, çünkü bunlar, bu sokak kahramanları şarkılarda var zaten! Geriye kim kalıyor? Ahmet onun için var ve var olamaya devam edecek! Geriye kalanlara (onlar ne kadarsa artık) rağmen!!
Şimdi her şey değişiyor gibi görünüyor. Bu değişime Ahmet Kaya müziğinin, anısının dokusuna da yansıdı mı?
Umarım bu soru benim algıladığım gibidir. Ya da ben, algıladığım gibi yanıtlayayım; Değişmeyen tek şey değişim yasasının kendisi tabii ama, eğer aramızda olsaydı bu değişimi hangilerimizin al ve ak yuvarlarına sunardı, bilmek benim için zor değil! Benim artık bir mikrofonum yok ne yazık ki..Volumü kısık bir mikrofonla da olsa şunu söyleyebilirim; Ahmet Kaya bu değişimin bir parçasıdır! Bunu kimse yok sayamaz, tarih te yok saydırmaz zaten, çünkü hiç değilse tarih adil davranmak mecburiyetinde. Hayat tüm güzel renk değişikliklerine açıyor bağrını, yeter ki skalayı estetik ve bilimsel sunun siz.
Ahmet Kaya anısının dokusuna yansıyacak bir gelişmede, yine Ahmet Kaya iradesi ve anısı vardır diye düşünüyorum anlayacağınız…Ahmet Kaya, az önce de size sözünü ettiğim samimiyet ve gözünden akıtabildiği yaşı ile bizlere geniş zaman şarkıları bıraktı. Eğer Ahmet Kaya’nın bizlerle birlikte olduğu döneme ait bir değişimden söz ediyorsanız, hantalda olsa o değişim, tartışmasız yansımıştır şarkılara..Ama Ahmet Kaya’nın gıyabındaki bir değişimin onun üretimine yansımasının nesnel koşulları zaten yoktur! Bu artık benim devraldığım bir süreçtir ve ben onu ve şarkılarını hayatın ortasına dikerek sözünü ettiğiniz değişime(!) yüzümü ya da sırtımı dönebilirim belki! Kaldı ki bir kırkayak kadar hantal bir gidişatın adına ben pek fazla ‘değişim’ diyemiyorum zaten!
Sanat her zaman itiraz etmiyor kimi zaman çok uysal halleri de var. Ama Ahmet Kaya müziği hiç uysal değildi. Ahmet Kaya sizce müzik tarihinin, itirazcı sanatın neresinde duruyor.
Sanat, karakteristiği gereği muhaliftir zaten. Bizdeki algılanış biçimini yok sayarak söylüyorum, bunun içini açarsak, halkımız bize deli gözüyle bakar. Çünkü dikey olarak (ne yazık ki) ona sadece, onu kendisinden uzaklaştıracak olan ‘eğlence müziği’ empoze edilmiş adına da ‘sanat’ denmiş ve ona böyle kavratılmış! Biz bu konunun neresinden tutsak elimizde kalır.
Ahmet Kaya’nın da içinde yer alacağına inandığım ve emin olduğum müzik tarihi adına konuşmak için henüz erken ama eğer içinde itiraz barındıran bir müzikal tarih yazılacaksa, Ahmet Kaya kendi dönemi adına bunun önünde durur! Ortasında, içinde değil! Bunları benim kişisel tanıklıklarımdan yola çıkarak edindiğim öngörüm olarak algılamanızı isterim tabii.
Neden?
Eğer top yekün sanatın kendisinden değil de sadece müzikten konuşuyorsak, bir an yakın ve uzak tarihimize bakalım:
Tanımı size ait olmak üzere, ‘itiraz’ı en rahatlıkla sembolize eden isim Pir Sultan Abdal’dır. Hızır Paşa’nın tüm fetvalarına rağmen! Muhaliftir ve protesttir ve değerlidir ve tarih ona kucağını açmıştır! Tarih kanatılır belki, ama kendini de onarır ben buna inanırım. Sözlerim iddia gibi algılanabilir, benim açımdan bu bir iddiadır evet! Sonuç olarak, Ahmet Kaya günümüz fetvalarına (hukuktan söz edemiyeceğim için üzgünüm) başkaldıran ve itiraz eden şarkılar yaptı. Sesinin boşlukta dağılmayacağına inanıyorum ben.
Şarkılarını dağlara söyleyen, kafasına sıkıp giden Ahmet Kaya kendi başına olduğunda nasıl biriydi? Hayat bize hep en karşıtlardan bileşkeler gösteriyor. Ahmet Kaya’nın şarkılarında isyan bireysel hayatına nasıl yansıyordu. ?
Bu kadar gerilimli bir tarihsel dönemeçte ve bu kadar gerilimli bir ülkede muhalefet ederek var oluyorsanız, bu sizin içsel haliniz ise, sokak deyimiyle ‘kafanızı yememek için’ kendinize başka mevziler edinmeniz gerekir.
Ahmet hayata mizahi gözle bakmasını çok iyi bilir ve ‘durum’dan ‘komedi’ üretirdi. Ve bu onun hayata, olup-bitenlere, onu rahatsız eden tüm durumlara karşı geliştirdiği bir direniş biçimi gibiydi aynı zamanda.
Sokakta olmayı, yüzünü hep çocuklardan yana dönmeyi, sığlıklardan arınmayı, güzel yemekler yapmayı, bilgisayarda oyunlar oynamayı, dostlarıyla buluşup halk türküleri söylemeyi, kangal köpekleri ile boğuşmayı, ağız dolusu sövmeyi ve gülmeyi, küçük atölyesinde radyo dinleyerek yontu yapmayı, yolculuklara çıkmayı, film izlemeyi, kalemini doğru kullanarak yazmayı, camlara çıkıp yağmuru beklemeyi, geceyi, güneşi ve ille de bana sataşmayı (!) severdi…Ve daha bir çok şeyi. Dolu yaşardı. Kavgaya kul olarak yaşamayı anlamlı sayardı.
Uzun yolculuklara çıkarak, kasaba otellerinde kalarak, tahta bir kasanın üzerinde domates-peynir-acı biber ve bira ile tek kişilik piknikler yaparak, tamamen kendine dönerek ve şarkılar kurarak, içine doğru yol alarak yaşamayı severdi.
Yaşamayı severdi yani!
Saniyesinin boş geçmesi mümkün olmazdı onun. Hep bir şeylere geciktiği duygusu ile doldururdu tüm ‘an’larını…
Ahmet Kaya, Yusuf Hayaloğlu ilginç bir ikili oldular. En azından ürettikleri ile öyle görünüyor. Biri eşiniz diğeri kardeşiniz ( ağabeyiniz) Aile kurumlaşması gibi.. Bu buluşmanın müziğe dönüşünde tampon bölge siz mi oldunuz? Yoksa o buluşma Gülten Kaya’nın önünde miydi?
“Biz Üç Kişiydik”!
Sanırım 5. albümde (Yorgun Demokrat) bir araya geldi hayatımdaki iki adam! Hikayenin özeti şu; Ahmet ile beraberliğimiz-dostluğumuz başladıktan bir süre sonra tanıştırdım onları. Senkron bir duygu ve birikimdi onların ki sanırım ve ben bunu buluşturmuş oldum. Aynı kültür içine doğmuş ve üreten insanlar… Hayata ve insana neredeyse aynı pencerelerden bakan insanlardı... Ben ilkokullu yaşlarımdan itibaren ağabeyimin şiirlerini, onun Şehir kütüphanesinden kiralayarak eve getirdiği klasik romanları okuyarak büyüyordum. Bizim evimizde hep edebiyat, onun hayatında hep şiir vardı ve ben Ahmet’in onun bu yönünü de bilmesini istiyordum. İkisi arasındaki ilişki çok sıcak başlamıştı ama biz ona şarkı sözü de yazabileceğini önerdiğimizde bunu reddetmişti. Ta ki bir yemekte “Hani Benim Gençliğim” den bizi haberdar edinceye kadar. Sonrası, bir şair ile bir bestecinin doğru zamanda, doğru hassasiyetler ve doğru bir üretim üzerinde buluşması biliyorsunuz.
Başlattığım bu buluşmanın neresindeydim? Sanırım tam ortasında. Hayatımın iki önemli erkeğinin ortak üretiminin keyfini yaşadım ama, üretimleri sürecinde adil davranmayı elden hiç bırakmadım. Bir onay mekanizması olmasam da, nesnel yaklaşımıma güvenilirdi ve gerçekten adildim!
Sanat genlerle ilgili olabilir mi?
Bana göre evet! Ama belirleyici ögenin bu olmadığını düşünüyorum. Genetik bir yeteneği mutlak bilgi ve eğitimle sarmalamak gerekiyor. Sanat üretimi zeka ve algı büyüklüğü ile, tüm pozitif bilimlerle, toplumsal ve siyasal birikimlerle ve entelektüel formasyonla ve daha bir çok şeyle doğrudan ilintili. Şiir yazıyorsanız, matematiği de iyi bilmek zorundasınız.
Sanat bir baştan çıkarma süreci gibidir ve buradaki tüm göstergeler sonsuzluğa uzanır. Sanatın, tüm geçmiş ve güncel biçimlerin potası olduğunu ve bu potanın bir uzlaşma niteliği olmadığını düşünüyorum. Ve bunların da estetik kodlarla ilgili olduğunu…
Kamu önünde her zaman Ahmet Kaya’nın eşi olarak duruyorsunuz. Oysa kimi güftelerde kimi söyleşilerde ipuçlarını yakaladığımız zengin bir Gülten Kaya var. O neden öne çıkmıyor? Nereye gizleniyor?
Böyle tanımlıyorsanız teşekkür ediyorum gerçekten ama ben hep buradaydım!
Bizimki gibi toplumlarda mutfağın zahmetine de göz atma bilinci yoktur pek. Vitrin kolaydır. Tüm üretimlerin mutfağı vardır ve zordur ama mutfağı algılamak ta bir o kadar zordur. Günlük bir gazetenin mutfağında yüzlerce insan çalışır, bir muhabirin haberini yapabilmesinin bile onlarca zorluğu vardır ve/fakat bazılarımız için o gazete birkaç dakika içinde tüketilip çöpe giden değersiz bir kağıt parçasıdır.
Biraz da tüketim toplumlarına ait durumlardır bunlar.
Sinemada benim ilgimi en çok final sahnesi sonrası akan jenerik çeker. Dekor-kostüm-müzik-sanat danışmanlığı ve daha bir çok şey. Oysa genel açısından sinema, starı ya da popülaritesi açısından ilgi çeker belki. Çünkü herkes son karede ayağa kalkar genellikle.
Ben bu sürecin mutfağındaydım hep.
Vitrinimizi ise üretimin asıl sahibi, yani Ahmet Kaya temsil ediyordu. Evet, birkaç şarkı sözü yazdım ama hepsi bu kadar…Bulunduğum yerde üretken olmaya, durduğum yeri doğru temsile ve elbette yaratıcılığa önem verdim ama bunlar benim vitrinde olmamı gerektirmezdi zaten. Dolayısıyla biz doğru bir yol arkadaşlığı ve doğru bir paylaşım ve üretim sürecinin parçalarıydık…
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
...65 yaşında öldü, ölümünün üzerinden 123 yıl geçti.
Karl Marx’ın ölümünden 6 yıl sonra 1889 da II. Enternasyonal Paris te düzenlediği kongrede 1890 yılından başlamak üzere 1 Mayısı ‘Uluslararası Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü’ ilan ettiğini görememişti. Ama Marx’ın Dünyanın tüm işçilerini birleşmeye çağıran çağrısı, artık 1 Mayıs’ın sloganı olmuştu.
Hyde Park ve Karl Marx
Muhafazakar hükümet göstericilerin Hyde Parka girmesini engellemek için parkın bütün kapılarını kilitlenmesi emrini verir ama yaklaşık iki yüz bin gösterici parkın bütün çitlerini ve kapılarını kırarak parkı işgal ederler. Reformcularla polis arasındaki itiş kakış bir işe yaramaz ve reformcular Hyde Park’ı ele geçirirler. Böylece bu tarihten itibaren muhalifler kendilerine ifade alanı olarak Hyde Park’ı seçmeye başlarlar. 1872 de Başbakan göstericilerin ve muhaliflerin Hyde Park’ın Marble Arch tarafına yani eski darağaçlarının bulunduğu yere bakan geniş köşesini serbest konuşma alanı olarak ilan eder. 1872 de Konuşma köşesi demokrasinin tecrübelerini yaşatmak ve parkın itibarını resmileştirmek için açıldığında Marx’ın hedeflediği alanlarda mücadele de uygulamaya geçirilmiş olur. Ünlü “Speakers Corner” yani serbest konuşma kürsüsü bu tarihten itibaren gelenekselleşir.
Akın OLGUN, 01/05/2006
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Demokrasinin parkı olur mu demeyin. Olmuş. Londra’nın merkezinde uzanan kocaman park , dünyada insan hakları ve özgürlüklerle ilgilenen herkes için demokrasinin simgesidir.
Hyde Park bin dört yüz hektarlık alanı ile Londra’nın en büyük ve dünyanın en ünlü parkıdır. Dünyada sadece Hyde Park siyasi bir kimlik taşır ve demokrasinin simgesi olarak kabul edilir. Ancak bu itibara kavuşmak için büyük olaylarla dolu uzun bir geçmişin de sahibidir.
Karılarını öldürmekle ünlü Kral VIII Henry 1536 yılında göz koyduğu Hyde Park’ı özel bir yasa çıkararak, Westminster rahiplerinin elinden alır ve kendisine av alanı olarak ilan eder.
Kraliyetin bu gaspı Kral I. James’e kadar devam eder. James başlangıçta parkı sınırlı olarak halka açar ama bununla yetinmeyerek araziyi tamamen doğal park haline getirir ve 1637 yılında tümüyle halkın hizmetine açar.
1665 yılında büyük veba salgını esnasında park hastaların karantinaya alındığı dev bir kamp haline getirilir.
17.yüzyılın sonuna doğru kral III William, Parkın içindeki Kensington Sarayına yerleşince, parkın içinden karanlıkta saraya geçmenin tehlikeli olduğuna kanaat getirerek 300 yağ kandili yerleştirir. Böylece Hyde Park ülkenin en cazip mekanı haline gelir. Nitekim William’ın kandil yerleştirdiği yol o günden itibaren kral yolu olarak anılmaya başlar.
II George’un karısı Kraliçe Carolina 1730 da gölün çevresini yeniden düzenletince Hyde Park ulusal etkinliklerin kutlandığı alan haline gelir. Büyük gösteriler, Napoleon’un yenildigi Waterloo zaferi (1814) , Victoria saltanatı çağında (1851) ve 1977 de Kraliçe Elizabeth’in 25. kraliyet yılının kutlamalarında dünyanın en büyük ateş gösterilerine sahne olur.
Parkın halen kapatılmış bulunan kuzey doğu girişi, eskiden darağaçlarının bulunduğu yer olan Marble Arch’a bakmaktadır. Burada kadın ve erkekler suçları yüzlerine okunurken veya idam edilirken halk Hyde Park’ta toplanıp cezalandırılmalarını seyretmekteydi. Hatta zamanla bu idamların halk için parktan ortaklaşa seyredilen bir eğlence haline geldiği bile söylenmektedir. Fakat idamların seyredildiği yer olması Hyde Park’ın itibarını bozmaz. Çünkü sonraki tarihi gelişmeler ve dünya siyasi tarihindeki en ünlü insanların savaş alanı olması ona bambaşka bir hüviyet kazandıracaktır.
Dünyanın ilk rallisi Hyde Park’ta organize edilmiştir. Ancak bu bile sonraki gelişmelerin yanında önemli değildir. Dünya tarihinin en büyük muhalifi Karl Marx Londra valisinin dükkanları Pazar günleri kapatmak için kanun çıkarmasını protesto etmek için Hyde Park’ta gösteri düzenleyince Hyde Park’ın demokrasi tarihi içinde bir marka haline geleceğini şüphesiz hiç düşünmemişti.
Marx yüksek sınıfların çayırlarda dövüşmekten sakındığını söyleyerek protestolar için halka Hyde Park’ı göstermekteydi.
Ancak Hyde Parkı dünyanın en ünlü parkı haline getiren büyük özellik 1866 da Marx’ın da içinde bulunduğu Reform grubunun lideri Edmund Beales'in herkesi Hyde Park’a doğru yürütmesi ile başlayan olaylardır.
Muhafazakar hükümet göstericilerin Hyde Parka girmesini engellemek için parkın bütün kapılarını kilitlenmesi emrini verir ama yaklaşık iki yüz bin gösterici parkın bütün çitlerini ve kapılarını kırarak parkı işgal ederler. Reformcularla polis arasındaki itiş kakış bir işe yaramaz ve reformcular Hyde Park’ı ele geçirirler. Böylece bu tarihten itibaren muhalifler kendilerine ifade alanı olarak Hyde Park’ı seçmeye başlarlar. 1872 de Başbakan göstericilerin ve muhaliflerin Hyde Park’ın Marble Arch tarafına yani eski darağaçlarının bulunduğu yere bakan geniş köşesini serbest konuşma alanı olarak ilan eder. 1872 de Konuşma köşesi demokrasinin tecrübelerini yaşatmak ve parkın itibarını resmileştirmek için açıldığında Marx’ın hedeflediği kırlarda mücadele de uygulamaya geçirilmiş olur. Ünlü “Speech Corner” yani serbest konuşma kürsüsü bu tarihten itibaren gelenekselleşir.
Böylece Hyde Park Kadın hakları mücadelesinin gösterileri, hayvan hakları eylemcilerinin gösterileri veya İngiltere bazlı olmamasına rağmen bir çok muhalif hareketin hareket alanı haline geldi.
150 yıldır Hyde Park dünya demokrasi tarihinin en popular alanı olarak tanınmaktadır. Trafalgar Square’de başlayıp Hyde Park da sona eren çizgi bütün Londralılar için protesto rotasıdır. Dünyada hiç bir şehirde Hyde Park rotası kadar geniş bir alan protestoculara tahsis edilmemiştir. Hyde Park Konuşma kürsüsü ise dünyanın her yerindeki radikallerin ve muhaliflerin simgesi olagelmiştir.
Nitekim içinde bulunduğumuz çağın en önemli olayı Irak savaşı da burada en geniş gösterirlerle protesto edilmiştir. Yolunuz Londra’ya düşerse kırmızı şehir turu otobüslerinin arasından Hyde Park ağaçlarına bakın. Dünyanın herhangi bir muhalifi bir haksızlığı duyurmak için veya protesto etmek için konuşuyordur.
Akın OLGUN - LONDRA
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı