![]()
![]()

Siyasi Mahkûmlar Yok Ediliyor
ABD ulusal arşivinden çıkan ve Güney Kore’nin 1950 yılında gerçekleştirdiği katliamı gözler önüne seren belge ve fotoğraflara bakmak bile insanin kanını donduruyor…
7 bin siyasi mahkûmu öldürüp toplu mezarlara gömen Güney Kore askerlerini destekleyen Amerika ise bunları ulusal arşivinde saklayıvermiş.
Kim bilir daha neler saklıyorlar…
İnsanlık bu ayıbın altında ebette ki kalmayacaktır. Kalmayacaktır çünkü insanlık yaşanılan her şeyi fast-food hafızası içinde yok etmektedir. Böyle öğretildi bize.
Bu öğretiye göre hatırlamak iyi bir şey değildir, unutmak en güzel şeydir…
Biz Menderes hükümetinin Güney Kore’ye gönderdiği askerlerin de akıbetini bilmeyiz. Ama onlar üzerine yazılan bol kahramanlık destanları üzerinden şanlı ordu nakaratlarını tekrarlayıp dururuz…
Güney Kore savaşı üzerine bildiğimiz tek şey Güney Korelilerin bizi çok sevdiğidir. Türk görünce saygıyla önümüzde eğiliyorlarmış… Ne muhteşem bir onur… Amerikan askerleri cephe gerisinden savaşı yönetirken, Türk askerinin en ön cepheye sürülüp yok edilmesi, kurşunlarla delik deşik olması, ölenlerin şehit, kalanların gazi ilan edilerek üzerinden geçilip gidilmesi kimsenin umurunda değil. Hele Güney Korelilerin hiç umurunda değil. İnanmayan Güney Kore gençliğine bu soruyu sorabilir… Bakalım kaçı farkında yaşananların… Elbette ki onlara da öğretilmedi hiç bir şey… Elbette ki onlar da her yıl anmasını yapıp geçiyorlar üzerinden.
Savaş sürerken “Kahraman” Güney Kore askerleri savunmasız siyasi mahkûmları fırsattan istifade, onlara kendi mezarlarını kazdırıp, kurşuna dizip, birçoğunu ise diri diri toprağa gömmekle meşgulmüş. 7 bin siyasi mahkûmu bıkmadan usanmadan öldüren Güney Kore askerlerine kim destek vermiş, niye vermiş, niye vermişiz hiç düşündünüz mü?
Kendinizi bir cezaevinde, siyasi bir mahkûm olarak düşünün ve bir gün kapınızın açılıp kelepçelenip arkadan, kendiniz gibi olan yüzlerce insanla birlikte bir araziye götürüldüğünüzü… O arazide elinize verilen kazma küreklerle çukur kazdığınızı ve yeniden ellerinizin kelepçelenip o çukurun önünde kafanıza dayanan bir namluyu düşünün… Ya da hiç bir şey düşünmeyin… Unutun gitsin… Unutmanın mutluluğun bir parçası olduğunu salık veren gazetelerdeki haberleri okuyup “aaaa insan unutunca mutlu oluyormuş” diyerek kendinizi kandırın… Kendimizi kandırmak ta bir mutluluk oyunudur nasıl olsa…
Şu vatan, millet edebiyatı örtüsünü kaldırdığımızda bizde neler çıkar Allah bilir. Zaten bir de öldürülenler siyasi hele de solcu ise hiç düşünmeyin. Onlar her zaman öldürülmesi gerekenlerdir. İtiraz edenler bir bilene sorsun, bir bilen bulamazsanız tarihin sayfalarını üşenmeden birazcık karıştırabilirsiniz. Çok uzağa gitmenize de gerek yok. Sadece cezaevlerinde kaç siyasi tutsak ölmüş ona bakmanız bile yeterli.
Kalıcı Bağlantı
Bir midye kabuğunda saklı kaldı her şeyimiz; ve geride bıraktıklarımız ve bırakacaklarımız ve şu an her şey terk edip gidiyor yalnızlığımızın üzerinden. Kaç kez ölmüştük, kaç kez ıskalamıştı ecel? Ya da ıskaladığını düşünmek, şanslı olduğumuza dair bilinçaltının gerçekliği içinde nasıl bir yer bulmuştu hiç bilemedik. Açlıklarımız ise madeni bir paranın parıltısından bize düşmeyendi.
Uzandık bu yüzden dokunamayacağımız yerlere. Uzandıkça kısaldı değerlerimiz. Küçüldük hiç farkına varmadan. Parıltılı bir hayatın örselenmişliğinden geriye kalanlarla avunup, pahalar biçtik yalanlardan.
Özenle cilalanmış bir kuşağın içinden antiseptik argümanları aldığımızda hayatımıza, artık aykırıydık. Aykırı olmak ayrışmaktı…
Ayları yılları ve birikmiş tüm acıları bir sapana koyup savurmak vardı; ama bumerang gibi her defasında geri dönüp acıtmasından tecrübeliydik. Kendi kendimizin kara mizahını, kendi kendimizin orta oyununu kurmuştuk içimizde.
Şimdi karakalem sözlerden hayaller yaratıp umutlanıyoruz karınca kararınca. Gözlerimizin izlerinden kalanları sevmeyi ve yalnızlık molalarında küçük mutluluklarımızı kendimizle paylaşmaktan doğan tebessümleri, bir midyenin incisini saklaması gibi saklıyoruz.
Körpe mutluluklarımız, sevmelerimiz, aşklarımız çok değerli artık.
Oysa hiç farkına varmadan yadırgayıp, yadsıdığımız, ayıplayıp hiç yaşanmadan terk ettiğimiz duygularımız kaldı sadece yanı başımızda ve acemi kırılganlıklarımıza, kırmalarımıza aldırmadan tutuyorlar ellerimizi.
Ve ben artık üşümek istemiyorum…
Ne uykusuz gecelerin koluna tutunmak, ne de gölgemin yüreğinde sayıklayıp avazım çıktığı kadar haykırmak…
Sözlerimden kaleler kurup acımı bir başka acıya devretmenin ağır yükünü üstüme almak istemiyorum…
Bir dağ yeli gibi soluklanan kalbimi umut hırsızlarına armağan etmek istemiyorum…
Artık üşümek istemiyorum…
Biliyorum üstümü örtmek fobimden doğuyor duygularım… Biliyorum kanayan benim, kanatan da ben…
Virane bir fırtınada olan da… yüzüme çarpan rüzgârın kendisi de… gözlerimi kumla doldurup, kumla yıkayan da…
Bedenimin yamalı yaralarından okuyorum geçmişi. Tenimden kopardıklarımın izleri fısıldıyor kulağıma .
Duymaktan sağırım…
İçimden, içimizden doğan o çığlıklara bakıp korkmak istemiyorum…
Bir gökkuşağı faniliğinde kaybolup, akıp giden zamanın zincirlerini kırıp, yitik cevaplarımı duymak istiyorum…
Vurgun hayallerimde vurulmak, göz yağmurlarımızdan sıcak sevdalı imalara düşmek istiyorum…
Tel tel olan nefesimi duyumsamak ve ayak parmaklarımın altında sallanan sehpayı kendim tekmelemek istiyorum…
Sözlerimin beni çağıran celbini koyup arka cebime, soluğum kesilinceye kadar koşmak koşmak istiyorum…
Üşümek istemiyorum…
Biliyorum bir yerlerde bahar var.
Biliyorum bir yerlerde kaybettiğimiz duyguların taze karlara düşen ilk izleri var. Biliyorum bir yerlerde ifadelerimizin ak yüzleri bir yürek dilimi içinde gölgeleniyorlar…
Sayı: 25, Yayın tarihi: 09/05/2008
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
"Hayal Pusulası" | Akın Olgun Hayal etmek; pusulası yitirilmiş de olsa hayatın, kaybolmuş olsak da sonsuz bir karanlığın içinde, dolanıp dursak da labirentlerin usandırıcı koridorlarında, tutsak kalsak da dört duvarın arasında vazgeçemeyeceğimiz bir tutku, erteleyemeyeceğimiz bir yolculuk halidir çoğu zaman, hepimiz için.
Çünkü hayal ettiğimiz sürece vardır hayatın bir anlamı… Çünkü hayal ettiğimiz sürece katlanılabilir bu ceberut dünya. Hayallerini, umutlarını kaybetmeyenlerdir ancak "Hayat Pusulası"nın müdavimleri… Renkli bir atlasın üzerinde yok ülkelerin ayartıcı fısıltıları eşlik eder "Hayal Pusulası"nın gizemli ibresine… Şiir tadında retorikler, öykü tadında şiirler; haykırışlar, içten duyarlılıklar, öfkeler, isyanlar, çocukça mızıkçılıklar ve oyunun dışında kalma isteğidir "Hayal Pusulası"nın gösterdikleri…
"Hayal Pusulası"nı sizler için okuyacak bu bölümde Akın Olgun… Yolculuklarınıza eşlik edecek, yolculuklarına katacak hayallerinin en kuytu yerlerinden…
"Adları Saklıdır" kitabının da yazarı öykücü, şair, gazeteci Akın Olgun, imbiğinden süzülen kelimelerle, anaforunda imgelerinin, sonsuz uzak savruluşlarında "Hayal Pusulası"na bakacak ve gördüklerini anlatacak bu bölümdeki satırlarında…
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Tutarsızlığından ve kalıbından da anlaşılacağı üzere, söz, Basbakan Tayyip Erdoğan’ a ait. ABD'de yayımlanan Newsweek dergisine verdiği röportajda Tayyip Erdoğan partisini daha doğrusu kendisini böyle tanımlıyor ve ekliyor : "(AKP hükümeti) dindar bir insanın laiklik fikrini koruyabileceğini kanıtlıyor. AK Parti, sadece dindar insanlar için bir parti değil, biz ortalama Türk'ün partiyiz. Etnik milliyetçiliğe, bölgesel milliyetçiliğe ve dini şovenizme tamamen karşıyız. Türkiye, demokrasisi ile İslam dünyasının geri kalan kısmı için bir ilham kaynağıdır." (Radikal Gazetesi 5 Mayis 2008)
Diyor ama her nasıl oluyorsa “ortalama TÜRK ün partisi” oluyor… Buradaki ironiyi elbette ki “ortalama Türk” yani vasat olmayanlar anlayacaktır…
Yine röportaja paralel olarak aynı günlerde New York Times gazetesi ise Fethullah Gülen’in okullarından övgüyle bahseden bir yazıyı yayınladı. Tayyip Erdoğan’ın söylemleri ve Fethullah Gülen için New York Times Gazetesinde ortaya konan düşüncenin benzerliği kimse şaşırtmamalı aslında…
New York Times ; “Fethullah Gülen cemaatinin 'Türk okulları Pakistan'a ılımlı bir İslam sunuyor' Gülen cemaatinin kurduğu Türk okullarının 'radikal İslam'ın olumsuz etkisini yumuşatmaya yardım edebileceği' ve bunun 'ABD dış politikası açısından da olumlu' olduğu vurgusu yapıldı.” (Radikal Gazetesi 5 Mayıs 2008)
Tabi asıl konumuz bu paralellik değil…
Başbakanın “ortalama Türk’ün partisi “ sözünü birazcık eşeleyerek ne demek istediğini anlamaya çalışmak… Başbakan bu tanımı hangi felsefi, sosyal ve toplumsal zemini ele alarak ortaya atmıştır bunu anlamak zor. Zor çünkü hiç bir derinlik taşımamaktadır. Ama partinin ve kendisinin dünya görüşünü, darligini ve çapını çok iyi ifade etmektedir.
Geçmiş partilerin anlayışına bakıldığında AKP’nin onlardan hiç bir farkının da olmadığının bu sahibine özgü tanımlama ile anlayabiliriz… Çünkü onlar da bu anlayışın ürünüydü ve ürünün kalitesi ve politik mayası ayniydi… Menderes’ten, Demirel’e, Demirel’den Özal’a, Özal’dan Çiller’e ve nihayet Tayyip e uzanan bu yolun taşları hep aynı fabrikadan çıkmıştır… Söylemleri de, tarzları da, demagojileri de özünde aynıdır. Değişen tek şey vitrindir… Bu durumda eğer AKP kapatılırsa yerine kurulacak partinin ismi belki de şimdiden Başbakanın tanımına uygun olarak seçilmelidir; “Vasat Türk Partisi” çok uygun olabilir.
Geçtiğimiz 1 Mayıs “ortalama Türk’ün Partisi”nin neler yapabileceğini de gözler önüne sermiştir. Gerçekten de başbakanın dediği gibi; Türkiye, demokrasisi ile İslam dünyasının geri kalan kısmı için bir ilham kaynağı olmuştur. Hatta İslam dünyası AKP’nin bu polis devleti anlayışını ayakta alkışlamıştır. Mesela İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah Ortalama Türkler partisinin seçebileceği en iyi, en karizmatik, en pala bıyık bir ‘’Ortalama Türk’’tür.
Ortalama bir Türk partisi demokrasiyi sadece kendisi için ister. Azınlıkları hem sever, hem söver. Sevme ve öldürme hakkı da kendine aittir. Ortalama bir Türk partisi asla şovenist değildir sadece tepesi attığında kendisinden olmayanları linç eder… Ortalama bir Türk partisi her şeyden ve herkesten şikâyet eder, şikâyeti kabul olmazsa minareyi kılıfına uydurur… Ortalama Türk Partisi
tepede iktidarın her türlü nimetlerinden faydalanır, çoluk çombalak ne varsa onlara pay eder, aşağıdakilere “Dini yaşayın” der…
Yani “ortalama Türk” kavramı AKP politikasına ve Başbakanın söylem ve davranışlarına bakıldığında gayet net olarak anlaşılabilmektedir.
Bu ise yeri gelince Kasımpaşalı, yeri geldiğinde salon adamı, yeri geldiğinde laik, yeri geldiğinde milliyetçi, yeri geldiğinde muhafazakâr, İslamcı, dinci, ilimci, Amerikancı, Arapçı, yani her telden çalan bir politika ve bu politikanın adamları olarak tarif edilebilir “Ortalama Türk Partisi’’ denen şey…
Tıpkı Sezen Aksu’nun şarkısında dediği (durumu özetlediği) gibi;
Çok şeker hadi hop give me five
Küresel dünya, küresel life
Kes raconunu Amerikan havası
Sokak arası mafyası fight is fight
Hayt bre var mı yan bakan?
Delikanlılık öldü mü?
İmaj yeniledi sadece be babam
Şu adaptasyonu gördün mü?
Oh oh, suyundan da
Oh oh, şuyundan da
Oh oh, buyundan da
Koy koy
Dibe vuruyor herşey ta dibe
Analizi, sentezi var bir de
Doğudan, batıdan kop da gel
Do it, do it, just do it hadeeeee...
Akin OLGUN
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı